Mustafa Cemil Kılıç: Diyanet İşleri Başkanlığı, “Alevi Bektaşi Klasikleri” ve Aleviliğin Teolojik Koordinatları
Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), 3 Mart 1924 tarihinde “ Şer’iye ve Evkaf Vekaleti “nin kaldırılmasının ardından 429 sayılı kanunla Başbakanlığa / Başvekalete bağlı olarak kurulmuştur. Bütçesi de Başbakanlığa dahil edilmiştir.
Ulusal Mücadele yıllarında büyük hizmetler vermiş, yönetsel deneyimi olan ve uzun zaman Ankara Müftülüğü görevinde bulunan Börekçizade Mehmet Rıfat Efendi, 1 Nisan 1924 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığına getirilmiştir. En yüksek devlet memuru maaşı alan Diyanet İşleri Başkanına, bakanlara verilen kırmızı plakalı bir makam aracı tahsis edilmiş ve protokoldeki yeri de bu özelliklere göre belirlenmiştir.
Börekçizade Mehmet Rıfat’ın başkanlığındaki kurum, Türkiye Cumhuriyeti’nin laikleşme sürecindeki düzenlemelerde yaşamsal bir görev üstlenmiştir.
devamı…
Devrim yasaları konusunda devrimci kadronun yanında ve hizmetinde yer alan kurum, Tekke ve Zaviyelerin kapatılması, Arap harflerinin bırakılıp Latin kökenli Türk Alfabesine geçiş, Şapka Kanunu, Hilafetin İlgası, Şer’i Hukuka son verilmesi, Medeni Kanunun Kabulü, Türkçe Ezan, Türkçe Kur’an vb. tüm devrimci düzenlemelerde bu kurum, daima yüce Atatürk’ün yanında ve hizmetinde kalmıştır.
Bugün Atatürk’ün laiklik yanlısı bu kurumunu ele geçiren gasıplar zaman zaman ihanet derecesine varan anti laik uygulamalarına sözde meşruiyet kazandırmak amacıyla kurumun Atatürk tarafından kurulmuş olduğu gerçeğine sığınabilme cüretini gösterebilmektedirler. Oysa gün gibi ortadadır ki, bugünkü Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Atatürk’ün kurduğu Diyanet işleri Başkanlığıyla ilgisi kalmamış, hatta o güzide kurumun yaptıklarını yıkan bir mihrak hüviyetine bürünmüştür.
Gerici hareketlerle mücadele amacıyla kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı, ne hazin ki, en azılı gericilerin yetiştiği ve barındığı bir şebeke noktasına gelmiştir. Zamanında Cemalettin Kaplan, Fethullah Gülen gibi karşı devrimcilerin yuvalandığı bu kurum, halkımızı Sünnilik görüntüsü altında Vahhabiliğe doğru sürüklemektedir. Yüz bine yakın çalışanıyla bu kurum, bütün Türkiye’de Suudi Arap Vahhabi misyonerliğinin üssü olarak köy köy, kasaba kasaba Vahhabilik propagandası yapmaktadır. Bu nedenle artık “ kral çıplak “ demenin zamanı gelmiştir.
DİB, 1982 Anayasasının 136. maddesinde belirtildiği üzere laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek görev yapması gereken bir kurumdur. Ne var ki bu kurum, belli bir mezhebin ve din anlayışının çizgisinde çalışmakta, farklı din ve inanıştaki yurttaşların isteklerini dikkate almadığı için milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinme ilkesinden de ne hazin ki uzaklaşmış olmaktadır.
DİB, Sünni Hanefi halkımızı Vahhabileştirirken, Alevi Türkmenleri de Sünnileştirmeye hız vermektedir. Anadolu’daki Sünni Hanefi köy ve kasabalarına atanan Vahhabi inançla yetiştirilmiş imamlar, Türkiye Sünniliğini Arap Sünniliğine yani Vahhabiliğe tebdil etmek için canhıraş çalışmaktadır.
DİB, bir savurganlık ve talan müessesesi özelliğine de sahiptir. Bu kuruma ayrılan bütçeden anlıyoruz ki, halkımızın zenginlikleri İslam’da olmamasına karşın Diyanet İşleri Başkanlığı yüzünden oluşan bir “Din Adamları Sınıfı“nın doyurulmasına harcanmaktadır. Özellikle üst düzey Diyanet Görevlileri son derece lüks bir yaşam sürmektedirler. Müftü, İmam, Müezzin ve Vaiz adıyla on binlerce kişi sadece namaz kıldırmaları, ezan okumaları ve namaz kıldıranları denetlemeleri amacıyla istihdam edilmektedir. Anadolu’nun pek çok köyünde yeterince cemaat bile olmamasına karşın binlerce cami imamına ve müezzinlere para akıtılmaktadır
( Kendi memleketimden bir örnek vereyim; Sinop Gerze ilçesi, Kahramaneli Köyü Karat Mahallesindeki 30 kişilik nüfus için bir imam atanmıştır. Oysa büyük şehirlerdeki pek çok okulda 60 kişilik sınıflarda öğrenciler sadece bir öğretmenle ders görebilmektedir. )
2007 yılı bütçesinden kuruma ayrılan pay, insanlıktan nasibini kaybetmemiş her canın yüreğini acıtacak düzeyde bir israfı gösteriyor; 1 milyar 600 milyon YTL..
DİB, bu bütçesiyle pek çok kurumu geride bırakmaktadır:
Başbakanlık, 1 milyar 541 milyon,
Kültür Bk. 809 milyon,
Ulaştırma Bk. 806 milyon,
Bayındırlık Bk. 733 milyon,
Dışişleri Bk. 690 milyon,
Enerji Bk. 377 milyon,
TBMM, 361 milyon,
Sanayi Bk. 316 milyon,
Cumhurbaşkanlığı: 33 milyon YTL.
Parayla ibadet eden ve parayla ibadet ettiren namaz kıldırma ve ezan okuma memurlarının giderleri; inanan, inanmayan, namaz kılan, kılmayan, Sünni, Alevi, Caferi, Bahai, Deist, Ateist bütün Türk halkı tarafından karşılanmaktadır. Sözde İslami duyarlılıkları yüksek olan DİB görevlileri acaba bu kul hakkı yemelerinin hesabını nasıl vermeyi düşünüyorlar ? Acaba vicdanları rahat mı ? Acaba aynaya baktıklarında yüzlerinde bir hicap duygusunun izlerini bulabiliyorlar mı ?
Yoksa onlara göre “ kafirler” in paralarını yemek bir ganimet gibi mi algılanıyor ? Kafirlerden ganimet almayı kendi içlerinde geliştirdikleri uyduruk bir hukuk anlayışıyla mübah mı görüyorlar ?
Soruları çoğaltmak mümkün. Lakin maksat hasıl olduğu için bu kadarıyla yetinelim.
Diyanet İşleri Başkanlığının Ulusal Kültüre Zararları
Ulusal kimlik yerine ümmet kimliğini benimseyen kadrolarca yönetilen bu kurum, kadro gereksinimini İmam Hatip Liseleri, İlahiyat Fakülteleri ve İlahiyat Meslek Yüksek Okulları’ndan karşılamaktadır. Bu okullarda ise Sünni İslam görüntüsü altında yoğun bir Arap kültür emperyalizmi ve Vahhabi inanç doğrultusunda eğitim verilmektedir. Araplığa dair ne varsa kutsanmaktadır. İslam Tarihi adı altında Arap tarihi, Kur’an dili denilerek Arap dili, İslami kisve denilerek Arap kıyafetleri, Mübarek Sahabe İsimleri denilerek Arapça isimler yüceltilmektedir. Türklüğe dair kültürel özellikler değersizleştirilmekte, Türkçe isimler küçümsenmekte, İslam öncesi Türk tarihindeki önder kişilikler sözde kafir oldukları gerekçesiyle aşağılanmakta, İslam enternasyonalizmi fikriyle ulusal kimlik yadsınmaktadır.
Bu okullardaki eğiticilerin büyük bir çoğunluğu da aynı yapının ürünleridir. Bu eğiticiler, Türk milli kimliğine de yabancıdır. Arap ulusunun dili olan Arapça, onlara göre gerçekte cennet dilidir. Arapça aynı zamanda Kur’an’ın ve Hazreti Muhammed’in dili olduğu için de Türkçe’den üstün ve kutsaldır. Arapça bütün Müslümanların ortak dilidir. Milli bilinci yerinde ve pozitif bilimlerin ışığıyla aydınlanmış herkesi gülümseten bu görüşler, ne yazık ki İmam Hatip Liseli ve İlahiyat Fakülteli öğrencilere pervasızca belletilmektedir. Bu gibi nedenlerle de bu öğrenciler ulusal kimliklerine karşı utangaçlık içerisinde yetişmektedir.
Arapça ve Araplık kimliği konusundaki bu patolojik anlayışlar, ilahiyat eğitimli doktor, doçent ve profesör ünvanını almış pek çok kişide bile mevcuttur. Öbürleri bir yana, şimdi burada konu ettiğimiz, basit görünen oysa çok yakıcı olan bu yönelimler bile Türkiye’deki din eğitiminin ne denli bilim dışı ve hurafelerle dolu olduğunu göstermeye yetecektir.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın dayandığı kitle işte böylesi bir vasfa sahiptir. Bu kitlenin ulusal kimliğe karşı mücadele etmesi karşısında az sayıdaki ulusalcı / millici ve laik din görevlisi ise akıl almaz baskılara maruz kalmaktadır.
Halkımızın binlerce yıla dayanan ulusal gelenekleri sözde İslam inançlarına aykırı denilerek Diyanet İşleri görevlilerince ve özellikle vaizlerce aşağılanmakta, halkımız bu gelenekleri terk etmeye zorlanmaktadır.
Milli kültürümüzün ve din anlayışımızın ayrılmaz bir parçası olan türbe ziyaretleri, yatırlara adak adama, türbelerde kurban kesme, dilek ağaçlarına bez bağlama, içtenlikle dua etmek için türbelerde mum yakma gibi binlerce yıllık Türk gelenekleri sözde putperestlik olarak damgalanmaktadır. Milli kimliğimize yönelik bu hakaretlere karşı sessiz kalmak ulusal onurumuzun kabul edebileceği bir şey değildir. Diyanet işleri Başkanlığı’nın yürütmekte olduğu bu sefil çaba, Türklüğün sarsılmaz duvarı karşısında elbet bir gün perişan olacaktır. Nitekim Alevisi ve Sünnisi ile halkımız tüm uğraşlara rağmen türbe ziyaretlerinden, dilek ağaçlarına bez bağlamaktan, türbelerde mum yakıp dua etmekten, yatırlara adak adamaktan vazgeçmemektedir. Bu ulusal direniş sürecektir, sürmelidir.
Diyanet İşleri Başkanlığına göre Türk halkının ana dilinde ibadet etmesi bile mümkün değildir. Oysa Türk halkının önemli bir kesiminin mensup olduğu Hanefi mezhebinin kurucusu İmam Azam Ebu Hanife’ye göre Arapça dışındaki dillerle namaz kılmak mümkündür. Hanefi mezhebinin bilginlerinden İmam es – Serahsi, “ el – Mebsut” adlı yapıtında Ebu Haife’nin söze konu görüşlerini aktarmaktadır. Bu gerçek, inatla Hanefi halkımızdan saklanmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı Sünni Hanefi halkımızı anadilinde ibadetten bile mahrum bırakmaktadır. Hanefi inanca bağlı insanlarımız da artık bu kuruma karşı seslerini yükseltmelidirler.
Diyanet İşleri Başkanlığının Mezhepler Üstü Olma Yalanı
Türkiye’nin en tartışmalı kurumlarından biri haline gelen Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB ) kendisine yönelen mezhepçilik suçlamasına karşı son derece gerçek dışı ve hatta gülünç bir savunma geliştirmektedir. Kurumun mezhepler üstü ve İslam dininin kök değerleri etrafında tüm Müslümanlara hizmet veren bir yapı olduğu ileri sürülmektedir. Oysa gerçeğin böyle olmadığını artık konu ile ilgilenen herkes bilmektedir.
Bu kurum, Sünni Vahhabi cemaat ve tarikatların büyük bir koalisyon kurduğu gerici etkinliklerin uygulanma merkezi hüviyetine sahiptir. Temel fonksiyonu farklı din anlayışlarını Vahhabi çizgide tek tipleştirmektir. Bu tek tipleştirme projesine en güçlü şekilde direnen Alevi ve Bektaşileri sindirme, asimile etme, olmazsa Aleviliği tarihsel kimliğinden kopararak başkalaştırma ve Sünnileştirilmiş bir Alevilik üretme, dahası Anadolu Türk Sünniliğini ise Vahhabiliğe dönüştürme hedefi doğrultusunda her türlü makyevalist çalışmayı gerçekleştirmek DİB’in varlık nedenlerinden biri haline gelmiştir.
DİB, İslam dinini Sünnilik ile özdeşleştiren, Sünniliği ise hızla Vahhabiliğe indirgeyen bir din anlayışını, İslam’ın kök değerlerine bağlılık diye dayatmaya çalışmaktadır.
Bu kurum, Sünni İslam’ın ibadet merkezleri olan camileri bütün Müslümanların ibadethanesi yaftasıyla Alevilere adres göstermektedir.
Yine Sünni İslam’ın ibadet biçimi olan beş vakit namazı, Ramazan orucunu, Kabe’ye hacca gitmeyi İslam’ın kök değerleri nitelemesiyle Alevilere dayatmaktadır.
Bununla da yetinmeyip Şii / Caferi yurttaşların inşa ettiği camilere bile Sünni imamlar atamaktadır. DİB, böylece büyük bir pişkinlikle Caferi camilerini bile yönetmeye kalkmaktadır.
Alevilerin cem ibadetini kültürel bir unsur yada tarikat zikri gibi görmekte, hiçbir zaman namazın yerini tutamayacağını, Muharrem orucunun İslam dini için farziyet makamında bir oruç olmadığını, Müslümanların tutmakla yükümlü oldukları farz orucun Ramazan orucu olduğunu, Muharrem orucunun sadece geleneksel ve nafile yada en iyimser yaklaşımla sünnet oruç olduğunu açıklayabilmekte, fakat buna rağmen hala inatla bir yalanı sürdürmeye devam ederek “ biz mezhepler üstü bir kurumuz “ diyebilmektedir.
Kurumun en feci ve en pervasız yaklaşımı ise Alevi teolojisinin en temel unsuru olan Kırklar Meclisi ve Cemi inancına masal ve mitoloji yakıştırması yapmasıdır. Bu yaklaşım, Alevilere yapılan ve yapılabilecek olan en büyük aşağılamadır. Zira, Kırklar Meclisine mitoloji ve masal demek, Aleviliğe masal demektir. Alevi kimliğine zerre miktarı saygısı olmayan bu kurum, yine pişkinliğin zirvesinde bir tavırla Alevilere de sözde hizmet verdiğini iddia edebilmektedir.
Bu iddiasının altında sözde ezilmemek adına da kendince “ Alevi Bektaşi Klasikleri “ adını verdiği birkaç kitabı yayımlamak suretiyle ücretsiz bir biçimde dağıtmaya kalkışmaktadır.
Alevi Bektaşi Klasikleri’nin yayına hazırlanmasında da ne hazin ki Alevi kökenli ama devşirilmek suretiyle Sünnileştirilmiş bir ilahiyatçıyı kullanmaktadır. Osman Eğri isimli bu şahıs, yıllar önce Alevi köylerine cami yaptırmakla övünen azılı Sünni / Vahhabi misyoneri Abdülkadir Sezgin’in yarım bıraktığı asimilasyonu tamamlamaya çalışmaktadır. Günümüzde Sünni Vahhabi misyonerliğinin bayraktarlığını yapan bir diğer isim de Hasan Onat adlı ilahiyatçıdır. Aleviliğe dair tüm yazılarında İslam’ın kök değerleri nitelemesiyle Sünni inanç ve ibadetlerini adres gösteren bu şahıs, yer yer Alevi inanç önderlerini ( dedeleri ) bilgisizlikle bile suçlamaktadır. Sünni teolojik pradigmanın dar kalıplarına hapsolmuş bir biçimde Alevilere Sünnileştirilmiş bir Alevilik sunmaktadır. Liselerde okutulan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders kitaplarında yer yer Hasan Onat’ın kitap ve makalelerine gönderme yapılıyor oluşu da söze konu şahsın misyonerliğinin Milli Eğitim Bakanlığınca ne denli muteber addedildiğinin bir göstergesi olarak dikkat çekmektedir.
Alevi Bektaşi Klasikleri: Asimilasyonun Yeni Maskesi
İlk bakışta ne denli doğru ve yararlı bir hizmet gibi görülen bu girişim ve ulaşılan nokta Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Alevileri ve Aleviliği Sünnileştirme uğraşısının vardığı yeni bir aşamayı göstermekten başka bir anlama sahip değildir.
DİB, bu kitapları basmak suretiyle geleneksel Aleviliği evirip çevirerek Sünniliğe transforme etmeye çalışmaktadır.
Söze konu kitaplara “takdim“ başlığıyla sunuş yazısı yazan Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, bu çalışmanın, “ milletten alınan imkan ve desteğin millete hizmet olarak sunulması ve bu hususta hiçbir ayrım yapılmaması “ mantığıyla hazırlandığını ifade ederek aslında gerçekten ayrımcılık yaptıklarını itiraf etmiş olmaktadır. Güya bu çalışmanın ayrımcılığı ortadan kaldırıcı bir çaba olduğunu belirtmektedir.
Yine DİB Din işleri Yüksek Kurulu Üyesi ve Türkiye Diyanet Vakfı Yayın Kurulu Başkanı M. Saim Yeprem’in kaleme aldığı bir diğer takdim yazısında ise, Aleviliğin son zamanlarda üzerinde çok durulan dini ve sosyal bir fenomen olmasına karşın bu konuda ciddi bilgi eksikliği olduğunu ileri sürmektedir. Kuşkusuz bu konuda DİB görevlilerinin ve Sünni / Vahhabi önderlerin bilgi eksikliği içinde oldukları hatta yanlış bilgi sahibi bulundukları aşikardır. Aleviliğin ne demek olduğunu gerçekte kendileriyle övünç duydukları Osmanlı Şeyhülislamlarının Aleviler hakkında verdikleri fetvalara bakarak nispeten öğrenebilirler.
Sözgelimi Pir Sultan Abdal’ın idam gerekçesinden geleneksel Aleviliğe dair kısmi de olsa fikir sahibi olabilirler. Osmanlı’nın resmi belgelerine göre Pir Sultan Abdal özetle şu gerekçelerle idam edilmiştir:
1- Pir Sultan, dinsiz, namaz kılmıyor ve oruç tutmuyor.
2- Şeriata aykırı söz söylüyor ve davranış sergiliyor.
3- Müslümanlara ‘Yezit’ diyor ve şarap içiyor.
4- İslamiyet’in ilk üç halifesine sövüyor.
5- Cem Ayini gibi gizli toplantılar yapıyor.
6- Safevi taraftarı ve Kızılbaş taifesinden bir devlet düşmanı.
7- Rafizi kitaplar bulunduruyor, okuyor ve okutuyor.
8- Saz ve Çalgı çalıyor törenlerde semah dönerek oyun oynuyor.
9- Törenlerde ve dışarıda harem selamlık kuralına riayet etmiyor.
10- Mehdi-i Zaman (Zamanın Mehdisi) gelecek propagandası yapıyor…
Bu gerekçeler aslında Aleviliğin pek çok temel yaklaşımın Osmanlı tarafından nasıl algılandığının göstergesidir. Bu gerekçelere bakarak özgün Alevi kimliğinin pek çok unsurunu görmek mümkündür. Şöyle ki;
Pir Sultan’ın dinsiz olduğu suçlaması ilginçtir. Osmanlı’nın Sünni Şeyhülislamlarının gözünde hak din ve hak mezhep denen şeyin Sünnilik olduğu anımsandığında Sünni olmayan Pir Sultan’ın dinsizlikle suçlanması doğaldır. Zira; dönemin Osmanlı Şeyhülislamlarının gözünde Aleviler dinsizdir. Alevilik de dinsizliktir.
Pir Sultan’ın namaz kılmaması meselesi de doğrudur. Zira Alevilikte namaz yoktur. Cem vardır. Cem, Aleviliğin namazıdır. Nitekim gerekçelerden biri Pir Sultan’ın cem ayini yaptığıdır. Demek ki Alevilikte ibadet olarak namaz değil cem varmış. DİB görevlilerine duyurulur.
Pir Sultan’ın oruç tutmaması meselesi de doğrudur. Zira; Pir Sultan, Osmanlı Şeyhülislamlarının gözünde sözde tek hak oruç olan Ramazan orucunu değil, Aleviliğe göre hak oruç olan Muharrem orucunu tutmuştur. Çünkü Alevilikte Ramazan orucu yoktur. Nitekim Pir Sultan Abdal’ın bu konuda ünlü bir deyişi vardır:
Birini tutan Hakk’ın yeter
İkisini tutan günahın atar
Üçünü tutan cennette yatar
Engür olmuş Hakk ceminde ezilir.
Dördünü tutana veli dediler
Beşini tutana ulu dediler
Altısını tutana dolu dediler
Engür olmuş Hakk ceminde ezilir.
Yedisin tutan havada uçar
Sekizin tutan hülleler biçer
Dokuzun tutan cennetin açar
Engür olmuş Hakk ceminde ezilir.
Pir Sultan Abdal’ım onunda zahmet
On birini tutana indi rahmet
On iki tutana nasiptir cennet
Engür olmuş Hakk ceminde ezilir.
Pir Sultan’ın şeriata aykırı sözler söylemesi Alevilik açısından bakıldığında övünç duyulacak bir şeydir. Zira; şeriat denilen hukuk kuralları çoğunluk itibariyle Emevi ve Abbasilerin ihdas ettikleri Arap geleneklerinden başka bir şey değildir. Her ne kadar şeriat sözcüğünün Alevi terminolojisindeki anlamı farklı olsa da burada kastedilen Emevi şeriatıdır. Nitekim şeriat denildiğinde toplumda halen Alevi terminolojisindeki şeriat kavramı değil Emevi şeriatı anlaşılmaktadır.
Müslümanlara “yezit “ demesi meselesi de ilgi çekici bir durumdur. Dönemin Sünni bilginlerine göre Müslüman eşittir Sünni demektir. Emevi yanlısı bir din anlayışına sahip çıkanlara ve Kerbela katliamına yeterli ve gerekli tepkiyi göstermeyenlere karşı Alevilerin bu sözü kullandıkları tarihsel bir gerçektir. Dönemin sözde bilginleri bunu dile getirirken, bu tarihsel gerçeğe dikkat çekmiş olmaktadırlar. Ama bu noktada Alevilerin de yüzyıllarca “ana bacı tanımaz, mum söndü yaparlar” biçiminde iğrenç bir aşağılamaya ve sövgüye maruz kaldıklarını da anımsatmak gerekir. Sünni bilginler ne hikmetse “ yezit “ sözüne kızdıkları kadar “ mum söndü “ iftirasına tepki göstermemişlerdir. Bu tarihi yalanın bütün günahı ve vebali o sözde bilginlerin boynunda asılı durmaktadır.
İslamiyet’in ilk üç halifesine sövme meselesine gelince… Aleviler ilk üç halifenin hilafetini meşru görmezler. Görseler Alevi olamazlar. Pir Sultan Abdal’ın bunu açıkça ifade etmesinden daha doğal ne olabilir ? Ancak bunu açıkça ifade etmenin o dönemde sövgü olarak algılandığı da anlaşılmaktadır.
Cem ayini gibi gizli toplantılar yapılması suçlaması ise, Aleviler üzerindeki baskının ne denli dehşet verici olduğunu göstermesi bakımından gerçekten dikkat çekicidir. Sanki alenen cem ayini yapmak serbestmiş de Aleviler böyle yapmayıp bunu gizlice yapıyorlarmış. Oysa bir dönem Osmanlı’nın gözünde cem ibadeti yapmak dinsizlik olarak görülmüştür. Aleviler de bu ibadetlerini gizli gizli yapmak zorunda kalmışlardır.
Pir Sultan Abdal’ın Safevi taraftarı olması da övünç duyulacak bir şeydir. Aleviler elbetteki Safevi taraftarı idiler. Çünkü Safevi Devleti Şah Tahmasp ve sonrasına kadar Alevi Kızılbaş devleti idi. Anadolu Türkmenleri bu sebeple bu devletten yana olmuşlardır. Safeviler resmi dil olarak Türkçe’yi kullanırken, Osmanlılar o dönemde adına Osmanlıca denilen Arapça, Farsça karışımı uydurma bir dil kullanıyorlardı. Yine Safeviler eski 12 hayvanlı Türk takvimini kullanırken, Osmanlılar Hicri takvimi tercih ediyorlardı. Yani Safeviler Osmanlı’dan daha Türkmen ve daha Türk idiler. O halde Safevi taraftarı olmak kınanacak değil övünç duyulacak bir şeydir.
Rafizilik konusu da üzerinde durulmaya değer bir konudur. Alevilere bu yönde bir saldırgan nitelemenin yapıldığı malumdur. Hazreti Ali ‘yi ve onun soyunu / Ehlibeyti aşk derecesinde sevmek maalesef Rafizilik olarak görülmüştür. Oysa İslam’ın en temel unsurlarından biri Ehlibeyti sevmektir.
Saz ve çalgı Alevi ibadetlerinin vazgeçilmez öğesidir. Semah bir ibadettir. Alevi inancına göre ilk semahı Hazreti Muhammed ve Kırklar Meclisi üyeleri dönmüştür. Sazı ve semahı suç unsuru gibi göstermek, o dönemde karanlığın ne derece bir koyulukta olduğunu ortaya koymaktadır.
Harem selamlık denilen cinsiyet ayrımcılığı meselesinin Türkmen töresinde asla yer almadığı bilinmektedir. Aleviler bu töreye sahip çıkan bir toplum olarak kınanmayı değil, övgülenmeyi hak etmektedir. Vahhabi anlayışla Türk kadını ve erkeğini birbirinden koparmaya çalışmak; milli geleneklerimizi hiçe saymak ve böylece Araplaşmanın kapısını açmaktır. Pir Sultan’ı bu sebeple suçlayan zihniyet bugün hala Alevilerin kadın erkek bir arada kardeşçe ibadet etmelerini hazmedebilmiş değildir. Onlara göre kadın ve erkek bir arada ibadet edemez. Orada sadece fitne olur, fesat olur. Oysa fitne bu tür düşünce sahiplerinin beynindedir. Ne hazin ki farkında değiller.
Son olarak mehdilik meselesi hakkında şunu söyleyelim; Mehdi inancı 12. İmam Muhammed Mehdi’ye dayanmaktadır. Aleviler yüz yıllardır sabırla o mehdiyi yani kurtarıcıyı beklemişlerdir. Bir kurtarıcı beklemek mazlumiyetin en koyusuna mahkum edilen çaresizlerin tutunduğu tek daldır. O dalı kırmak yahut kırmaya çalışmak mazlumlara yapılabilecek en iğrenç saldırıdır.
Alevi Bektaşi Klasikleri meselesine tekrar dönelim.
DİB’in yeniden düzenleyerek, Latin Harfleri ile bastırdığı ve “ Alevi Bektaşi Klasikleri “ adı verilen yapıtların sunuluş biçimi ve muhtevaya katılan Sünni unsurlar, Sünni inanca göre eğitim almış ve sonradan Alevi öğretisine vakıf olan biri olarak tarafımdan incelenmiş bulunmaktadır.
Öncelikle Hünkar Hacı Bektaş Veli’ye atfedilen yahut onun yazdığı var sayılan yada öyle inanılan “ Makalat “ adlı yapıtı ele alalım:
Hünkar Hacı Bektaş Veli hazretleri Anadolu Aleviliğinin en önemli önder kişiliklerinden biridir. Hünkar’ın adı anılmayan hiçbir Alevi ibadeti yoktur. O, halkımızın sönmeyen ışığıdır. O ışığı söndüremeyenler, Hünkar’ın kimliğini ters yüz etme uğraşısına girişerek, böylece aydınlığa karşı tahammülsüzlüklerini ilan yoluna başvurmaktadırlar. Bunun açık örneklerinden biri de DİB’in bastırdığı “ Makalat “ tır.
Söze konu yapıtta yer alan “dört kapı, kırk makam “ ilkeleri Alevilik açısından önemli görülen eğitim aşamalarını belirtmekte ve eser “ Adem, Tangrı’ya kaç makamda irer, anı bildürür.” sunumuyla başlamaktadır. Yapıtta dikkat çeken bir diğer ifade ise; “ Eğer bu kırk makamın biri eksik olursa, hakikat tamam olmaz. “ ifadesidir. Bu ifadenin tefsirinde düşülen hatanın Alevilik için son derece tehlikeli sonuçlar doğuracağını bilmek icap eder. Bu tehlikeli sonuçların ne olduğu hususuna daha sonra değineceğiz.
Ancak öncelikle “Makalat “ adlı yapıtın Hünkar’a ait olup olmadığı konusunun tartışmalı olduğunu belirtmek gerekir. Kimi çevreler, yapıttaki bazı Sünni unsurlar nedeniyle söze konu yapıtın Hünkar’a ait olamayacağını ileri sürerler. Bu konuda kimi başka deliller de ortaya koymaya çalışırlar. Bu başka bir husus olduğundan ayrıntıya girmeyeceğiz. Fakat şurası bir gerçek ki üzerinde yapılan tüm tartışmalara karşın bu eserin Hünkar’a ait olduğu noktasında ittifaka yakın bir görüş birliği mevcuttur. Bununla birlikte bir eserin bir şahsa ait olması o eserin her türlü müdahaleden azade bir biçimde günümüze değin ulaştığı anlamına gelmez. Anlaşılan odur ki, “ Makalat “ Hünkar’a ait olsa bile çeşitli müdahalelere maruz kalmış bir yapıt hüviyetindedir. Başka bir deyişle eser özgünlüğünü / orijinalitesini birebir koruyabilmiş bir yapıt değildir. Eserin pek çok değişik nüshalarının bulunuyor oluşu bunu göstermektedir.
Bir de, bir eserin her zaman müellifinin gerçek düşüncelerini bire bir yansıtıyor olması da mümkün olmayabilmektedir. Kimi zaman bazı eserler başkaca nedenlerle de yazılabilmektedir. Bir hususta ne denli bilgi sahibi olunduğunun gösterilmesi amacıyla yahut bir takım baskılar nedeniyle gerçekte kabul edilmediği halde kimi fikirler esere yansıyabilmektedir.
Batıni / Alevi bir derviş olduğu kesin olan Hünkar Hacı Bektaş Veli‘nin de benzer bir nedenle yapıtına kimi zahiri / Sünni unsurları kattığı anlaşılmaktadır. Sonucunda büyük bir katliam yaşanan Babai kalkışmasının cereyan ettiği bir dönemde egemen dinsel anlayışın baskısıyla Batıni bir önderin kimi saldırılara karşı savunma amaçlı, Sünni anlayış doğrultusunda bazı görüşleri eserine dahil etmesi kaçınılmaz bir durumdur.
Nitekim Hünkar, o dönemde Sünni egemen anlayışa daha yakın olan Mevlana ile zamandaştır. Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana ile Hünkar’ı karşılaştırırken “Mevlana Celaleddin” adlı yapıtında Hünkar için şöyle demektedir:
“Halbuki Horasani’lerden olmakla birlikte ne kadar bilgin olduğunu bilemediğimiz, ancak ‘Makalat’ına ve gene elimizde bulunan bir ‘Şathiyye’sine nazaran derin ve geniş bir bilgiye sahip olmaktan ziyade münteşir (yaygın,dağınık) terbiyeyle yetiştiğini sandığımız Hacı Bektaş, bir halk isyanının arda kalanları tarafından ulu tanındı. Bilgisi, meşrep ve mezhebi bakımından yalnız medrese mensupları tarafından değil, tarikatçılar tarafından da kınanan bu zümre, ilk zamanlardan itibaren gizlenmeye lüzum görmüş ve tekkelerini, şehirleri bile dağ başlarında, ıssız yerlerde kurmuştur. Ortodoks Müslümanlıktan dışarı gören saltanat ve medrese, bu zümreyi vakıftan da mahrum etmişti.” (s. 239- 240.)
Bu ifadeler Batıni / Alevi zümre üzerindeki baskının ne denli şiddetli olduğunu göstermesi bakımından kayda değerdir. Böylesi bir baskının izleri “ Makalat “a da yansımış olması olasıdır.
Yapıtın Türkçe tercümesinin başında yer alan ifadeler bazılarınca onun Hünkar’a ait olmadığı şeklinde yorumlansa da biz bu kanıda değiliz. Ancak biz o ifadelerin esere yapılan müdahalelerin kanıtlarından biri olduğu kanısını taşımaktayız. Söze konu ifadeler şu şekildedir:
“ Çün selam ve salat ol resulu’llah hazretine ve âline olduktan sonra ol esrar sözlü ve kelecisi tuzlu ve latif sözlü ve güler yüzlü ve Makalat ıssı ve şeri’at soyı ve tertib – i marifet
ve genc – i hakikat ve makam ehli sevmedi cehli ve sahib – i genc- i ulûm o kutb – ı ma’lûm Sultan Hacı Bektaşıyyü’l Horasânî kaddesa’llahu sırrahu’l – azîz ol dîn çırâğı îman nurınun yağı ve erenlerün turağı böyle beyan kılur kim… “
Bu ifadelerin eserin yazıcısı tarafından yazılmadığı kesindir. Kültürümüzde hiçbir eser sahibi kendi eserinin başına kendini övücü ifadeler koymaz. Bu ifadeler esere yapılan müdahalenin kanıtlarından biridir. Ayrıca yapıtı Türkçe’ye çevirdiği bilinen Said Emre’nin yapıta kendi şiirlerinden de eklemeler yaptığı ileri sürülmektedir.
“Makalat”ın Arapça orijinalinin sağlıklı ve tam bir nüshası mevcut değildir.
DİB’in bu yapıtı yeniden bastırmasındaki en önemli amaç, “dört kapı kırk makam”daki şeriat kapısında yer alan ve üçüncü makamda yazılı olan şu ifadelerdir:
“ Üçüncü makam: Zekâtdur, orucdur, güci yeticek hacca varmakdur ve hem gazâdur ve hem cenabetden arınmakdur. Kavluhû teâlâ:
ve akimu’s- sâlâte ve âtü’z-zekâte…
ve savm – ı şehr- i ramazân.
…ve hıccu’l – beyti meni’stetâ’a ileyhi sebîlen…”
DİB, bu ifadeleri özellikle öne çıkararak en büyük derdi olan namaz, Ramazan orucu ve Kabe’ye hacca gitmeyi Alevilere benimsetmeyi amaç edinmektedir.
Oysa Alevilikte, Sünni ve Şiilerin anladığı çerçevede namaz, Ramazan orucu ve Kabe’ye hacca gitmek fiilen yoktur. “Makalat”ta bu ifadelerin yer alması yukarıda da belirttiğimiz gibi Sünni egemen din anlayışı karşısında geliştirilen bir savunma argümanıdır.
Bu ifadelerden yola çıkarak ve “Makalat”ı bütünsel açıdan ele almadan Hünkar’ı Sünni ilan etme cüreti bile gösterilmektedir. Böylelikle Alevilik, Sünniliğin içinde yer alan bir tarikat olarak yeniden düzenlenmeye çalışılmaktadır.
Oysa bu ifadeler zahiri Sünni inanca yapılan göndermeden başka bir şey değildir. Tıpkı İslam olmanın koşullarından birinin Kur’an’dan önceki kutsal kitaplara inanmak olması gibi Batıni inanca mensup olmanın koşullarından biri de zahiri ibadet ve inançları teorik olarak zikretmektir. Kişi zahiri aşamayı geçip Batına ulaştıktan, yani tarikat kapısına geldikten sonra artık onun için şeriata ait ibadet biçimleri gerekliliğini kaybeder. Hünkar’ın burada bu gerçeği zahir ehlinin hücumlarına da engel olacak biçimde ustaca dile getirdiği anlaşılmaktadır.
Hünkar’ın; “ En büyük ibadet insana hizmettir.” Buyruğu aslında namaz, Ramazan orucu, Kabe’ye haccetmek gibi zahiri ibadetlerin Batın ehli için öneminin olmadığını dile getirmektedir.
“Ellerin Kabesi var, benim Kabem insandır…” demek suretiyle gerçek Kabe’yi insanın gönlü olarak gören Hünkar’ın zahiri haccın değil, Batıni haccın önemini işaret ettiğini anlamaktayız. Nitekim, Hünkar’ın, yoldan insanlara engel olan bir taşın kaldırılıp atılmasını hacda şeytan taşlamaktan değerli olduğunu dile getirmesi de gerçekten manidardır.
Ayrıca şu ifadeler de Hünkar’ın hac konusundaki tavrını net bir biçimde ortaya koymaktadır:
Hararet nardadır, sacda değil,
Keramet baştadır, tacda değil,
Her ne arasan kendinde ara,
Mekke’de Kudüs’te hacda değil.
Hünkar’ı Sünni ibadetleri yapan biri olarak gösteren anlatılar, tümüyle uydurmadır. Ona namaz kıldıran, Ramazan orucu tutturan, Hacca götüren zihniyet, Aleviliğin temeline dinamit koymaya çalışan zihniyettir. Onun hakkında uydurulan kimi menkıbeler, onu Sünni gösterme uğraşısının ürünleridir.
Hünkar’a bağlanan / talip olan Said Emre’nin nasıl zahiri ibadetleri terk edip Batıni yola girdiğini onun şiirlerinden net bir biçimde anlıyoruz:
“ Unuttum namazımı, dosta tutdum yüzümü,
Dost kendü mürvetinden bir işaret eyledi.
Ne taat var ne salat, ne zikir var ne tesbih,
Bu beş vakit namazumı ışka gaaret eyledi.
( …)
Kanda baksam dopdolu Hacı Bektaş Veli,
Bu Said kemter kulı oldı adet eyledi.”
Görüleceği üzere Hünkar’a bağlanmadan önce namaz kılan Said Emre, artık bu ibadeti terk ettiğini, nereye baksa Hünkar’ı gördüğünü açıkça belirtmektedir.
Demek ki Hünkar’dan eğitim aldığında kişi namaz, Ramazan orucu gibi zahiri ibadetleri aşıyor. Batıni bir yola girip Alevi oluyor.
Bu ifadelerden Said Emre’nin Hünkar’a bağlanmadan önce zahiri Sünni inançta olduğu anlaşılıyor.
Görüleceği üzere Said Emre, Türkçe’ye çevirdiği “ Makalat” tan ne anlaşılması gerektiğini şiirleriyle ortaya koymaktadır. Ancak yüzyıllar sonra DİB ve onun güdümünde çalışan Sünni misyonerler Alevi halka “Makalat “ı istismar edip beş vakit namazı, Ramazan orucunu ve Kabe’ye haccı dayatmaya çalışmaktadır.
Ayrıca Hacı Bektaş Veli ve ona intisap edenlerin maruz kaldıkları hücumu göstermesi bakımından aşağıya aldığımız, bir Bektaşi ozana ait olan şiir de anlamlıdır:
“Kılarız namazı kılmayız değil.
Biz Hakk’ın emrini bilmeyiz değil.
Kur’an kitabımız, İslâm dinimiz.
Hadisten, âyetten almayız değil.
Bildik rumuzunu savm ve salâtın.
İsteyip ıssını bulmayız değil. “
Şiirde geçen “ Bildik rumuzunu savm ve salatın. “ sözü de gerçekten çok manidardır. Savm ve salat yani oruç ve namazın, burada Bektaşi anlayışına uygun bir biçimde bir rumuz / simge olduğu vurgulanmaktadır.
Hünkar’ın dergahında namaz için düzenlenmiş hiçbir mekan yoktur. Kıble istikametinde ayarlanmış Mescid tarzı bir oda mevcut değildir. Bugün Hacıbektaş dergahının hemen yanında buluna cami ise 2. Mahmut tarafından Bektaşiliğin yasaklanması ve yüzlerce Bektaşi önderinin idam edilmesi ve Bektaşi dergahlarına Nakşi şeyhlerin atanması ile başlayan süreçte yapılmıştır. Yüzlerce yıl boyunca cami ve namaz bilmeyen, hakka ibadetini Batıni yolda ayin – i cem ederek yapan Alevi Bektaşiler, Osmanlı’nın inanılmaz baskısıyla böyle bir camiye mahkum edilmek istenmiştir. Bugün de aynı zihniyetin devamını DİB’in bastırdığı “ Alevi Bektaşi Klasikleri “ adlı kitapların içeriğine dair yapılan Sünni tefsirde görmekteyiz.
Söze konu kitapların takdim yazılarında ve metinlerinde öne çıkarılan unsurlar asimilasyonun yüz kızartıcı izlerini taşımaktadır. Bu kitaplar Alevi Bektaşi kitapları ise onların yorumlarını da yine Alevi Bektaşiler yapmalı değil midir ? Alevi bir aileden geldiği halde Alevilikle ilgisi kalmamış Osman Eğri adlı Sünni misyonerliğinin bayraktarı olan bir zatın bu iş için seçilmiş olması da gerçekten manidardır. Oysa Aleviler bu eserlerin yorumlarını yüzyıllardır zaten yapmış bulunmaktadır. Alevi Bektaşi yaşantısı ortadadır. Yüzyıllardır cem ibadetini ve muharrem matemini en zor koşullarda bile terk etmeyen Aleviler namaza, Ramazan orucuna karşı ise daima yüksek bir kararlılıkla mesafeli durmuşlardır.
Yıllar önce Nakşi tarikat lideri M. Esad Coşan’ın başlattığı “ Makalat” ı tahrif etme operasyonu günümüzde Alevi bir anne ve babadan dünyaya gelen bir şahsa ihale edilmiş bulunmaktadır. “Alevi olmak için Alevi bir anne ve babadan gelmek şarttır”, anlayışının sakatlığını göstermesi bakımından Osman Eğri örneği sanırız bazıları için yeterince ibret verici olmaktadır. Aleviliğin gelişip güçlenmesinin önündeki en büyük engellerden biri olan bu sakat anlayış tümüyle terk edilmedikçe Aleviliğin intihar süreci işlemeye devam edecektir. Her ne kadar bu yanlışın büyük ölçüde aşıldığı bilinmekle birlikte yine de kimi bağnazca tutumlarla karşılaşmak hala mümkün olabilmektedir.
“ Yetmiş iki millete bir gözle bakma “ felsefesiyle asla uyuşmayan ve Aleviliği bir soy gibi gören bu ırkçı anlayış kesinkes ve tümüyle terk edilmelidir. Aksi takdirde Osman’lar tükenmez. Ta ki Alevilik tarih oluncaya değin…
DİB’in bastırdığı diğer iki kitap da yine Hünkar’a atfedilen “ Besmele Tefsiri “ adlı yapıt ile müellifi belli olmayan “ Dar Kitabı “ dır.
“ Besmele Tefsiri “ adlı yapıtın Hünkar ile ilgisi yoktur. Lakin ona atfedilmiştir. Anlaşılan odur ki, müellif şöhretinden istifade için yapıtını Hünkar’a atfetmiştir. DİB’in baskısında Sayfa 29 – 30 da yer alan şu cümle bu eserin Hünkar’a ait olduğu fikrinin sadece bir zandan ibaret olduğunu itiraf etmektedir:
“…Hacı Bektaş’ın Makalat’ı ile birlikte istinsah edilmiş olması ve Makalat üslûbuna benzemesi, bu şerhin Hacı Bektaş’a ait olduğu fikrini kuvvetlendirmektedir…”
Yine kitabın 30. sayfasında yer alan şu tümceler de DİB’in maksadını ortaya koymaktadır:
“…Miraçta Hz. Muhammed, Rabbi ile perdesiz olarak görüşmüş, bu gecede namaz farz kılınmış, Allah’ın Resul’ü, Allah’ın cemalini, cennet ve cehennemi görmüş, ruhen hazların en güzelini yaşamıştır. O’nun hediye olarak getirdiği namaz da Mü’minlerin miracı olmuştur…”
DİB’in tek derdi Alevilere namaz kıldırmak ve Ramazan orucu tutturmaktır. “ Alevi Bektaşi Klasikleri” adını verdiği yapıtları da yanlı yorumlayarak bu amaç için kullanmaktadır.
Bu yapıttaki ( Besmele Tefsiri ) pek çok kelime aslına sadık kalınmadan çevrilmiştir. Yine yaklaşık 10 kez transkripsiyon hatası yapılmıştır. Biz bunlardan sadece üçünü, çok önemli gördüğümüz için örnek olarak verelim:
1. Sayfa 84’te 6. satırda, “ ve nüfiha fi’s – sûri fesâ’ika men fi’s – semâvâti ve men fi’l-ardı “ ifadesi eksik ve yanlış transkript edilmiştir.
“ ve nufiha VE fi’s- sûri…” şeklinde araya “ VE “ ifadesi eklenmiştir. Ayrıca “ …ve men fi’l ardı” ifadesine ise hiç yer verilmemiştir.
2. Sayfa 96’da son satırda “ el- hikayetü “ ifadesinden sonra gelen “ el – işaretü “ ifadesi gösterilmemiştir.
3. Sayfa 103’te 5. satırda “ tansuk” sözcüğü “ şaşılacak bir şey “ biçiminde çevrilmiş. Oysa
“ tansuk “ sözcüğü öz Türkçe’de mucize anlamına gelmektedir. Mucize sözü Arapça olup Türkçe’si “ tansuk / tansık “ tır. Yine aynı sayfanın 6. satırında “ tanlayasın “ ifadesi “ hayret edesin “ biçiminde çevrilmiştir. Oysa “ tanlamak ”, tansık yani mucize karşısında kişinin aciz kalmasını anlatır. Yani mucizeye muhatap olmak demektir. “ Hayret etmek “, tanlamak yani aciz kalmak ifadesi yanında çok basit ve sığ kalmaktadır.
Dar Kitabı / “ Kitab – ı Dar “ adlı anonim yapıt ise Alevi ritüellerinden dardan indirme töreninin anlatıldığı bir yapıttır. Böylesi bir yapıtın basımının günümüz koşulları da göz önüne alınarak ve yenileştirilerek / sadeleştirilerek / daha da Türkçeleştirilerek Alevi kurumları tarafından yapılması gerekmektedir. DİB’in bu tür çalışmaları Alevi toplumunca ihtiyatla yaklaşılması ve reddedilmesi gereken etkinlikler olarak görülmelidir. Önemine dayanarak tekrar ifade edelim ki, Alevilerin temsil edilmediği bir kurumun böylesi çalışmalar yapması, her zaman kuşkuyla karşılanması ve hatta reddedilmesi gereken bir eylem hüviyetinde addedilmelidir.
Alevi Bektaşilerin kimi eserlerinde Sünni ibadetlere göndermeler yapılmasını ısrarla öne çıkarmaya çalışan ve bu durumu istismar etmeye çaba gösteren DİB ve yandaşlarına şunu sormak ve söylemek isteriz:
Ortodoks İslam inancında yani Sünnilik ve Şiilikte yer alan Museviliğe ve Hristiyanlığa dair kimi unsurları temel alarak Sünnilik ve Şiiliği aslında Musevilik ve Hristiyanlıktan kopma sapkın bir mezhep veyahut sapkın bir tarikat gibi gören oryantalistlere / müsteşriklere ne yanıt veriyorsunuz ?
Verdiğiniz yanıtları biliyoruz. Siz de bilin ki, sizin Alevilere yönelik çalışmalarınız oryantalistlerin / müsteşriklerin size yönelttiği hücumlardan farksızdır. Bu nedenle sizin onlara verdiğiniz yanıtların bir benzerini de Aleviler aynı şekilde size iade etmektedir.
Alevi Teolojisinin Koordinatları
Ortaya çıkışından bu yana egemen din anlayışının baskısına maruz kalan Alevi inanç ve öğretisi zaman zaman etki altında bırakılmış, kimi bakımlardan egemen din anlayışına karşı ödünler vermek zorunda kalmıştır. Bu ödünlerin neler olduğu gün gibi ortadadır. Alevi toplumunun ve inanç önderlerinin yüzyıllardan bu yana pratize ettikleri yaşam biçimi bir turnusol kağıdı gibi işlev görerek söz konusu ödünleri ortaya çıkarmaktadır. Bu ödünler hiçbir zaman teoriden pratiğe aktarılmamış, inanç önderleri tarafından yazılan bazı eserlerde kalmıştır. “ Sırrı faş etmemek “ için başvurulan bu yöntem egemenlerin zulmüne karşı zaman zaman bir dalgakıran işlevi görmüştür. Ancak günümüzde kimi çevreler ve şahıslar bu tarz unsurları, sanki Aleviliğin aslındanmış da Aleviler bunlardan bihaber kalmış gibi sunmaya çalışmaktadır.
Tarihte pek çok Alevi önderi egemen din anlayışının baskısı karşısında kimi eserlerinde, şiir ve anlatılarında yer yer Sünni ve Şii unsurlara göndermeler yapmıştır. Alevi inanç önderleri ve ozanlarının kimi şiirlerinde rastladığımız namaz, Ramazan orucu, Kabe’ye haccetmek vb. unsurlar hep bu türden nesnelerdir. Alevi Bektaşi Yoluna vakıf olan herkesin kolayca farkına vardığı bu durum, bazılarınca bilerek yada bilmeyerek başka mecralara çekilmek istenmektedir.
Bu nedenle geçmişteki baskılardan azade demokratik bir toplumsal yaşam içerisinde, teolojik açıdan Alevi kimliğinin özgünlüğünün koordinatları artık keskin bir çıplaklık ve göz kamaştırıcı bir aydınlıkla ortaya konulmalıdır.
Alevilik; Sünnilik ve Şiilikten ayrı, bağımsız ve özgün bir kimliğe sahiptir. Ne Sünniliğin ne de Şiiliğin bir koludur. Aleviliği sadece tasavvufi bir akım olarak değerlendirmek de doğru değildir. Alevilik; mezhep, tarikat, meşrep gibi egemen din anlayışı tarafından belirlenmiş şablonları reddetmektedir.
“Sofu mezhebimi ne sorarsın ?
Biz mezhep bilmeyiz; yolumuz vardır.”
İfadesi tam da bu durumu anlatmaktadır. Alevilik; Hak, Muhammed, Ali yoludur. İster mezhep denilsin ister başka bir şey. Lakin kesin olan şu ki Alevilik bağımsız bir teolojik kimliğe sahip özgün bir İslam yorumudur.
Bu kimliğin en keskin yanlarından biri, Tanrı İnancı konusundadır. Aleviliğin Tanrı inancı diğer iki İslam orijinli teolojik yapıdan çok farklıdır. Sünni ve Şii teolojinin benzeştiği Tanrı - Evren ayrımı, Tanrı’nın Evreni yoktan yaratması gibi iki ana konuda Alevilik, tümüyle farklı bir inanca sahiptir. Alevilikte Tanrı - Evren ayrımı Vahdet - i Vücud inancıyla ortadan kalkmış, yoktan yaratan bir Tanrı inancı yerine Evreni kendi varlığından yani vardan var eden; böylece de pozitif bilimin, ” hiçbir şey yoktan var olmamıştır ve var olan hiçbir şey de yok olmaz” ilkesiyle de uzlaşan bir Tanrı inancı vücud bulmuştur. Tarihsel süreç içerisinde yoğunlaşan Sünni ve Şii teolojinin baskısıyla Alevilikteki Tanrı - Evren birliği inancı zamanla ve zaman zaman ” Evren Tanrı’nın tecellisi / yansımasıdır.” noktasına taşınarak yumuşatılmıştır. Yine Alevilikte Evrendeki en önemli, bilinç sahibi ve merkezi bir varlık olarak insanın tanrısal bir mahiyetle ele alındığı ve ” enelhak “ sözünde varlık bulan bir yerinin olduğu da anımsanmalıdır.
Alevi inancına göre Hazreti Muhammed, Miraç’ta Tanrı’dan Sünni ve Şii teologların iddiasının tersine namazı değil semah ve zikri ibadet olarak almıştır. Semah ve zikir yani bütünüyle cem ibadeti Alevi teolojisine göre birincil ve temel ibadet biçimidir. Bu nedenle Sünni ve Şii teolojisindeki namazın cem ibadetinin yerini tutması mümkün değildir. ( Bkz: M. Cemil KILIÇ, “ Akıl Tutulması ve Namaz, Alevilerin Namazı Cem İbadetidir.” / Alevi İbadetlerinin İslam’daki Yeri, s. 29 – 45. )
Alevilikte beş vakit yada üç vakit namaz ibadeti değil cem ibadeti vardır. Alevi teolojisi açısından ilk cem “Kırklar Cemi” dir. Kırklar Ceminin yürütüldüğü mekan da ilk cem evidir. Bu cem, başta Hazreti Muhammed ve Hazreti Ali önderliğindeki kırk ulu kişi tarafından icra edilmiştir. Kırklar Cemi, Alevi teolojisinin temelidir. Semah ve zikir, kadın erkek bir arada ilk kez bu cemde bizzat Hazreti Muhammed ve Hazreti Ali önderliğinde gerçekleştirilmiştir. Kuşkusuz bu inancın en önemli kaynaklarından biri Alevi önderlerince deruni bir sezgiyle söylenen nefes ve deyişlerdir. Ayrıca Buyruk adlı yapıtlarda da bu inanç anlatılmaktadır. ( Bkz: M. Cemil KILIÇ, “ Kırklar Meclisi Masal Mı ?“ )
Alevilikte oruç ibadeti matemle birlikte Muharrem ayında yerine getirilmektedir. Ramazan ayında otuz gün oruç tutma uygulaması Alevi inanç ve geleneğinde yoktur. Bunun en güzel ifadelerinden biri Seyyid Nesimi’ye aittir:
“Namazımız dara durmak,
Orucumuz sabretmek ,
Biz bir oruç tutarız ki,
Ramazana benzemez…”
Muharrem orucundan başka ihtiyari / tercihen olmak üzere Masum – u pak, Hızır ve 48 Perşembe oruçları gibi oruçlar da vardır. Ancak bunlar farziyet ifade etmeyen ve tercihen yapılan ibadetler hüviyetindedir. Muharrem orucu ise üzerinde en çok durulan ve en çok uygulanan, önem verilen bir ibadettir. ( Bkz: M. Cemil KILÇ, “ Akıl Tutulması ve Oruç “ / Alevi İbadetlerinin İslam’daki Yeri, s. 46 – 62.)
Hac ve Zekat konusunda da Alevi teolojisi bağımsız ve özgün bir yoruma sahiptir. Başta Hazreti İmam Ali ve Hünkar Hacı Bektaş Veli hazretleri olmak üzere Alevi önderlerinin kabirlerini ziyaret etmek hac ibadeti hüviyetindedir. Alevi inancına göre gerçek Kabe insanın kalbidir. Bu nedenle insanların gönüllerini ziyaret etmek, gönül fethetmek, insanlara hizmet etmek ve yardım etmek gerçek hacdır. ( Bkz. M. Cemil KILIÇ, “ Akıl Tutulması ve Hac “ / Alevi İbadetlerinin İslam’daki Yeri, s. 63 – 70.)
Büyük Alevi ozanı Yunus Emre’nin sözleri bu gerçeği dile getirmektedir:
“Çalış, kazan, ye, yedir.
Bir gönül ele getir.
Yüz Kabe’den yeğrektir
Bir gönül ziyareti.”
Zekat; Alevilikte bölüşmek, paylaşmak anlamına gelmektedir. Kırkta bir gibi miktar Kur’an’da yoktur. Asıl olması gereken şey paylaşmaktır. ( Bkz: M. Cemil KILIÇ, “ Akıl Tutulması ve Zekat “ / Alevi İbadetlerinin İslam’daki Yeri, s. 70 – 82.)
Alevi inancının ibadet yeri cem evleridir. Cem evleri kendisi dışındaki tüm ibadethanelerin alternatifidir.Bu kaçınılmaz ve doğal olarak böyledir. Çünkü her ibadethane semantik olarak kendisi dışındaki tüm ibadethanelerin alternatifidir. Aksi halde bir meşruiyet zemini edinemez.“Cem evlerini camilere alternatif olarak göstermeyin.” söylemi “Aleviliğinizden, cemden, muharrem mateminden, Kırklar Meclisi inancından, deyiş ve nefeslerinizden, telli Kur’an’dan, semahtan vazgeçin; Sünniliğin içinde bir tarikat olduğunuzu kabul edin.” Anlamına gelmektedir. (Bkz: M. Cemil KILIÇ, “ Teolojik Açıdan Cemevlerinin Durumu Üzerine“ )
Alevi teolojisinin daha pek çok unsuru olmakla birlikte yazının hacmini daha fazla büyütmemek için bu hususta özetle ve kısmen tekrar ederek aşağıya aldığımız noktalara kuvvetle temas etmiş olalım:
Alevilerin ibadeti ayin – i cemdir. Namaz değil !
Alevilerin orucu Muharem’dir. Ramazan değil !
Alevilerin ibadet yeri cem evleridir. Camiler değil !
Alevilerin inanç önderleri dedeler ve babalardır. Mollalar değil !
Alevilere göre okunacak en büyük kitap insandır !
Alevilere göre insan Konuşan Kur’an’dır !
Alevilere göre bağlama TELLİ KUR’AN’DIR !
Alevilere göre devriye ve tenasüh haktır !
Alevilere göre semah Hazreti Muhammed’in müminlere armağan ettiği bir ibadettir.
Alevilere göre Hazreti Muhammed nebi, Hazreti Ali velidir.
Alevilere göre Hazreti İmam Ali tanrısal bir kimliğe sahiptir.
Aleviler taştan bir binaya değil insana secde ederler.
Hiç kuşku yok ki; Alevilik / Bektaşilik, kendisine yönelen hayasız saldırılara karşı Yunus Emre’nin; “ Her dem yeni doğarız, bizden kim usanası…” demesindeki sırrı idrak ile yeniden doğacaktır.
DİB’in ve onunla eşgüdüm halinde çalışan Sünni ve Şii misyonerlerin Alevileri ısrarla namaza ve Ramazan orucuna çağırmalarına cevaben sözü önce Pir Sultan Abdal’a, sonra da hak aşığı ozan Edip Harabi’ye bırakarak bahsimizi bağlayalım:
Alınmış abdestim aldırırlarsa,
Kılınmış namazım kıldırırlarsa,
Sizde hak diyeni öldürürlerse,
Ben de bu yayladan şaha giderim.
…
Zühd ü riya ile olan ibadet,
Hatadır hazreti Settar’a karşı…
Böyle namaz ile olamaz ümmet,
Hiç kimse Ahmed – i muhtar’a karşı…
Tarikatsız mü’min olamaz kimse,
Nur – u nübüvvetle dolamaz kimse,
Hakkı, peygamberi bulamaz kimse,
Yatıp kalkmak ile duvara karşı…
Allah gözlerine çekmiş bir perde,
Yok dersin Allah’ı gökte ve yerde,
Gösterelim gel de gör Hakkı nerde,
Secde eyleyesin didara karşı…
Hep sem ol Harabi sen nasıl ersin,
Halli müşkil böyle sözler söylersin,
İçtinap et belki hata edersin,
Haydar – ı Kerrar’a, Hünkar’a karşı…
Tüm baskılara karşı inanç ve azimle bu yola hizmet edenlere binlerce selam olsun. Haydar – ı Kerrar ve Hazreti Hünkar himmet eylesin.
MUSTAFA CEMİL KILIÇ
İLAHİYATÇI / SOSYOLOG
17. 11. 2007
İSTANBUL







09 Mart 2008 Saat 12:06 de demişki
Siteniz çok güzel.Mustafa Cemil Kılıç Beyin kitaplarını aldım okudum çok güzel yazmış.Gerçekleri yazmış.Arap kültürünü bize dayatanlar boşuna heveslenmesin…Gerçek balçıkla sıvanmaz.”ot kökleri üzerinde biter”