Şub
22nd

Mustafa Cemil Kılıç : Hangi Sünnilik?

Files under Haberler, Mustafa Cemil Kılıç | Posted by Alevi Haber

Mustafa Cemil Kılıç : Hangi Sünnilik?

cemilkılıcSÜNNİ MEZHEPLERİN KİMİ ÇELİŞKİLERİ TEMELİNDE SÜNNİ İNANCA İLİŞKİN ELEŞTİREL BİR DEĞERLENDİRME

Egemen din anlayışını temsil eden akımlar karşısında muhalif dinsel görüşler daima savunma merkezli bir mücadele içinde bulunurlar. Kendi inanç kimliklerine yönelik mütecaviz sorulara yanıt vermekten, muhataplarına soru sorma vakit ve olanağını neredeyse bulamazlar. Bu konuda elbette ki istisnai durumlar mevcuttur. Ancak ana görüntü kuşkusuz budur.
Alevi inancının temsilcileri, egemen din anlayışını temsil edenlerce sorulan sorulara yanıtlar oluştururken savunmacı çizginin ötesine geçmemeye dikkat etmekle elbette ki doğru bir yol izlemektedirler. Zira, benzer bir tutum sayısal azlık ve iktidar gücünden yoksunluk nedeniyle yine Alevilerin zararına yol açacaktır. Fakat bu durum, kimi zaman başlı başına bir zaafiyet göstergesi olarak da değerlendirilebilmektedir.

devamı…

Genelde muhalif dinsel görüşün özelde Alevi inancının savunmacı bir yol izlemesinin toplumsal ve tarihsel pek çok nedeni bulunmaktadır. Toplumsal anlamda en başta gelen neden demografiktir. Kuşkusuz muhalif görüşler daima sayıca azlıkta olanlarca dillendirilmiştir. Görece çoğaldıkları zaman dilimlerinde ise pek çok türde baskıyla sindirilerek ezilmişlerdir. Bu nedenle muhalif görüşün temsilcileri var olabilme kavgası verirken, egemen görüş ise bu kaygıdan azade bir biçimde karşıtlarını yok etme hedefine kilitlenmiştir. Bu durumun çağdaş dünyada bile şekil ve yöntem değiştirerek de olsa sürdüğünü söylemek kabildir.
İslam dininin egemen kanadı ile muhalif kanadı arasındaki teolojik mücadele hemen hemen her dinde olduğu gibi birbirlerini tekfir etme / kafir ilan etme noktasına değin varmıştır. Sünni İslam anlayışı muhalif İslam’a yönelik acımasız tutumunu yer yer yumuşatarak “ Ehli kıble tekfir edilemez.” Söylemini geliştirmiştir. “Ehli kıble” den kasıt Kabe’ye yönelerek namaz kılanlardır. Bu yönüyle bakıldığında Sünni İslam anlayışının Şii İslam’a karşı müsamahakâr bir yol tuttuğunu görmekteyiz. Zira İslam’ın en büyük muhalif kanadı Şiiliktir. Alevi İslam anlayışı ise gerek demografik / sayısal gerekse örgütlülük bakımından çok daha zayıf bir yapıda mevcut olagelmiştir.

Sünni İslam’ın Şiiliğe ( Caferilik, Zeydilik ) karşı gösterdiği görece müsamahakâr tavrın Alevilik için hiçbir zaman söz konusu olmadığını görmekteyiz.

Alevilik; Sünni egemenler tarafından “ gulat- ı şia “ olarak nitelenmiştir. Bu ifade “aşırı, sapkın, din dışı Şiilik “ anlamına gelmek üzere kullanılmaktadır. Bu ifadeye zemin oluşturan teolojik farklılaşma, temelde söze konu akımları özgünleştiren hususlar olarak öne çıkmaktadır.
Aleviler ve bu kapsamda değerlendirilmesi gereken başkaca kimi topluluklar ( Ehlihak, Lahçi, Bedreddini, Bektaşi, Torlaki, Sarılı, Kakai, Şebek, Dürzi vb. ) Sünniliğin “ ehli kıble “ tanımlamasının dışında yer almaktadır.
Kabe’ye dönüp namaz kılma biçiminde bir ibadet anlayışı olmaması nedeniyle bu topluluklar Sünni İslam tarafından “ kafir “ kabul edilmişlerdir.
Alevi / Kızılbaş topluluklar için verilen fetvalar incelendiğinde ne denli zorlu bir mücadelenin yaşandığı görülmektedir. Bu hususta özellikle Osmanlı’nın Şafii Sünni Şeyhülislamlarının verdiği fetvaların içeriği özetle şöyledir:
Ar, namus tanımazlar, bilmezler.
Şeriata aykırı düşünce ve inanç içindedirler.

Şeriatı küçümserler, Kur’an’ı istihfaf ederler.

İlk üç halifenin halifeliğini inkar ederler.

Ebubekir, Ömer ve Osman’a söverler.
Peygamberin eşi Ayşe’ye söverler.
Kafir ve ehl - i fesattırlar, dinden dönmüşlerdir.

Başlarına giydikleri, küfür ( kafirlik ) ve Kızılbaşlık işaretidir.

Hem dinsizdirler hem de sultana isyan ederler.

Kadınlarının ve erkeklerinin nikahları batıl ve geçersizdir. Bu nedenle çocuklarının herbiri zina ( veled - i zina ) çocuğudur.

Ehl - i din olan akrabalarından dolayı miras hakları yoktur.

Kestikleri hayvanlar murdardır, etleri yenmez.

Okla, köpekle, doğanla avladıkları dahi murdardır.

Topluca öldürülmeleri gerekir.
Onları öldürmek için yapılan savaş, en büyük, en kutsal savaştır.

Bu uğurda ölmek şehitliğin en ulusudur.

Tamamını öldürüp yok etmek müslümanlar için farzdır.

Onlara eğilim duyanlar, onlara katılmak isteyip de yakalananlar ve onlara yardımcı olanlar, onlar gibi kafirdirler, öldürülmeleri vaciptir.

Kızılbaşların malları, çocukları ve karıları müslümanlar için helaldir, ganimettir.
Kızılbaşların pişmanlıklarının, tövbelerinin, yalvarmalarının hiçbir değeri yoktur. Öldürülmeleri vaciptir.

Bu noktada daha açıklayıcı olması nedeniyle büyük Alevi / Kızılbaş Türkmen önderi Pir Sultan Abdal hakkında verilen hükme de bakmak gerekmektedir. Ali Haydar Avcı’nın,

“ Osmanlı’nın Gizli Tarihinde Pir Sultan Abdal “ adlı çalışmasından yararlanarak Sünni İslam bilginlerince Pir Sultan hakkında verilen hükümleri içeren fetvaların özetle sunalım:

1- Pir Sultan, dinsiz, namaz kılmıyor ve oruç tutmuyor.

2- Şeriata aykırı söz söylüyor ve davranış sergiliyor.

3- Müslümanlara ‘Yezit’ diyor ve şarap içiyor.

4- İslamiyet’in ilk üç halifesine sövüyor.

5- Cem Ayini gibi gizli toplantılar yapıyor.

6- Safevi taraftarı ve Kızılbaş taifesinden bir devlet düşmanı.

7- Rafizi kitaplar bulunduruyor, okuyor ve okutuyor.

8- Saz ve Çalgı çalıyor törenlerde semah dönerek oyun oynuyor.

9- Törenlerde ve dışarıda harem selamlık kuralına riayet etmiyor.

10- Mehdi-i Zaman (Zamanın Mehdisi) gelecek propagandası yapıyor…

Bu ifadelerden, Alevi / Kızılbaş topluluklar için halk arasında yayılan çeşitli söylentilerin en acımasız ve en iğrenç olanı “ Mum Söndü “ iftirasının beslendiği kaynağın doğrudan doğruya Sünni İslam’ın dinsel önderlerinin verdiği fetvalar olduğu görülmektedir.

Kuşkusuz Sünnilik ve Sünniler hakkında Alevilerce ileri sürülen bir takım iddialar da mevcuttur. Ancak hiçbiri Alevilere karşı yapılanlarla kıyaslanamayacak derece masum kalmaktadır.

Sünni İslam’a yönelik böylesi çalışmanın girişinde Alevilerin ve Aleviliğin maruz kaldığı muamelenin yukarıda bir bölümü verildiği şekilde anımsatılmasının yararlı olacağı kuşkusuzdur. Zira; tarafımızdan yapılacak eleştirilerin dayanacağı zeminin oluşumunda bu bilgilerin önemli bir yeri vardır.
Sünni inançla ilgili ortaya koyacağımız çelişki örneklerinin Sünni halkı incitmemesini diliyorum. Zira bu örnekler nesnel bir yaklaşımın ötesinde inançları tahkir etme noktasına taşınmayacaktır. Kaldı ki bu çalışma temelde Alevi inancının savunulması amacını taşımaktadır. Sünni egemenler tarafından tarih boyu Alevi inancına ve Alevilere yönelik mütecaviz tavır düşünüldüğünde ve bu tavrın bugün şekil değiştirerek asimilasyoncu bir hüviyete dönüştüğü kavrandığında yaptığımız çalışmanın masumiyetini idrak etmek daha kolay olacaktır.
Bu noktada öncelikle “Sünnilik “ kavramının semantik çözümlemesini yapalım.
Sünni, sözü “Sünnete bağlı olan, sünnete uyan” anlamına gelmektedir. Sünnetten kasıt ise Hazreti Muhammed’in söz, davranış ve onay verdiği işlerdir. Sünniler kendilerini Hazreti Muhammed’in Sünnetine uyanlar olarak görmektedirler. Ne var ki hiçbir İslami akım, peygamberin sünnetine muhalefet etme iddiasında değildir. Bu bağlamda Hazreti Muhammed’in sünnetine uymak bakımından her akım kendini Sünni olarak görebilir.
Alevilerce geliştirilen bir söylemle ifade edersek; Sünnilik, Hazreti Muhammed’in sünnetine uymaksa gerçek Sünniler aslında Alevilerdir.

Hazreti Muhammed, Gadir- i Hum’da Hazreti Ali’yi veli ve vasi tayin etmemiş midir ? Hazreti Muhammed’in en büyük sünneti bu değil midir ? Biz Hazreti Ali’nin veli ve vasi olduğuna inandığımız için aslında Hazreti Muhammed’in sünnetine uyanlarız. O halde gerçek Sünni biz değil miyiz ?
Hazreti Muhammed;
“ Ali’yi seven beni sever. Beni seven Allah’ı sever.”

“ Ben kimin Mevlası isem Ali de onun Mevlasıdır.”

“ Ali’nin eti etimdir, Ali’nin canı canımdır. Ali’nin kanı kanımdır.”
“ Harun, Musa için neyse Ali de benim için odur…” demek suretiyle sünnetini ortaya koymuş değil midir ? Sünni olduklarını iddia edenler bu sözlere rağmen Hazreti Ali’nin hilafetine mani olanlara karşı nasıl olur da saygı ve sevgi hisleri besleyebilmektedirler ?
Hazreti Muhammed ve Hazreti Ali, Kırklar Ceminde birlikte ayin - i cem yaparak ibadet etmişler; Hakkı zikredip semah dönmüşlerdir. Hazreti Muhammed ve Hazreti Ali’nin yaptığı ibadet gerçekte cemdir. Oysa Sünniler bu gerçeği reddedip Kırklar Cemine masal ve mitoloji yakıştırması yapmaktadırlar. Bu nedenle de aslında Hazreti Muhammed’in sünnetine aykırı davranmaktadırlar.
Bu söylem Sünnilerce şöyle karşılanmaktadır:
Alevilik, Hazreti Ali’yi sevmekse gerçek Aleviler aslında Sünnilerdir. Biz Hazreti Ali’nin yaşadığı gibi yaşıyoruz. Onun gibi namaz kılıyor, Ramazan’da oruç tutuyoruz. Oysa Aleviler, hem Hazreti Ali’yi sevdiklerini ve onun yolunda olduklarını iddia ediyorlar hem de Hazreti Ali’nin yaptığı ibadetleri yapmıyorlar.
Oysa Sünnilerin bu söylemi, Alevi inancının teolojik özgünlüğünü idrakten yoksunluğu göstermektedir. Alevilerin Ali’si ile Sünnilerin Ali’sinin farklı kişilikler olduğu görülmelidir.

İbadetler Konusundaki Çelişkilere İlişkin Örnekler

Namaz
Bu girişten sonra Sünni inancın çelişkilerine ilişkin verilecek örnekleri sıralayarak konumuza devam edelim:

İbadetlerle ilgili kimi çelişkiler;
Sünni inanca mensup dört büyük ameli / fıkhi mezhep vardır; Hanefilik, Şafiilik, Malikilik ve Hanbelilik.
Bu dört mezhep ibadetler konusunda derin ihtilaflara gömülmüş durumdadır. Oysa dört mezhep de Hazreti Muhammed’in sünnetine uyduklarını yani Sünni olduklarını iddia ediyorlar. Ancak ne hikmetse peygamberin sünnetinin ne olduğu konusunda kendi aralarında bir türlü görüş birliğine varamıyorlar. Birinin sünnet dediğine diğeri mekruh

( dinen çirkin ) diyebiliyor.
Sözgelimi, namaz kılarken fatiha suresini okumadan önce “ besmele “ çekmenin hükmü konusunda Hanefiler sünnet, Malikiler mekruh, Şafiiler farz demektedirler. ( Uydurulan Din ve Kur’an’daki Din, 4. Baskı, S. 171. Yıl, 2003.)
Bir başka örnek;
Sünni inanca göre Namaz için abdest almak şarttır. Peki tüysüz bir delikanlıya değen bir erkeğin abdesti bozulur mu ? Sünni bilginler bu konuda da kafa yormuşlar ve sözüm ona sünnete uygun bir yanıt aramışlar. Şaşırtıcı ama bu konuda Sünni mezheplerden Malikilik, tüysüz bir delikanlıya değen bir erkeğin abdestinin bozulacağı hükmüne varmış. Diğer üç Sünni mezhep ise bu durumda abdestin bozulmayacağı yönünde bir hükme sahip.

Bir başka örnek daha;
Her ikisi de Sünni ekol olan Hanefilik ve Şafiilik arasında namazlar konusunda aslında pek görülmese de çok derin başkaca ayrılıklar da vardır. Sözgelimi farz namazları cemaat halinde kılarken “fatiha suresi”ni namazı kıldıran imamın okuması yeterli midir, yoksa imamla birlikte cemaattekiler de içlerinden bu sureyi okumak zorunda mıdırlar, şeklinde bir tartışma mevcuttur. Bu basit bir tartışma değildir. Çünkü Şafiiler, Hazreti Muhammed’den rivayet edildiğine inanılan bir söze / hadise dayanarak “fatihasız namaz, namaz değildir.” anlayışıyla cemaatteki herkesin içinden bu sureyi okuması gerektiği, sadece namazı kıldıran imamın okumasının yeterli olamayacağı düşüncesindedirler. Oysa Hanefiler sadece imamın okumasını yeterli görmektedirler. Hatta cemaattekilerin okumasının mekruh / dinen çirkin olduğunu savunmaktadırlar. Buna göre Şafiiler, Hanefilerin cemaat halinde kıldıkları namazları, cemaattekilerin söz konusu sureyi okumamalarından ötürü geçersiz görmektedirler. Yine bir diğer fark da bayram namazları konusundadır. Bayram namazları Hanefilerde “ vacip “ iken Şafiilerde ve Malikilerde “ sünnet “ tir. ( Mustafa Cemil Kılıç, Alevi İbadetlerinin İslam’daki Yeri, S.15, Yıl, 2007.)
İbadetlerle ilgili çarpıcı ve yürek yakıcı bir örnek daha;

Sünni mezheplerin en yaygını olan Hanefi mezhebine göre kişi namaz kılmıyorsa zorla kıldırılır ve zorla oruç tutturulur. Namaz kılmayan kişi dövülür ve kılmaya başlayana kadar hapsedilir. Ama Hanefi mezhebi yine de insaflı çünkü diğer üç Sünni mezhebe göre bu ibadetleri yapmayanlar öldürülür. ( Uydurulan Din ve Kur’an’daki Din, 4. Baskı, s. 51, Yıl, 2003.)
Bu kuralların bugün için uygulanamadığını ve Sünni halkımızın büyük çoğunluğunun bunlardan habersiz olduğunu elbette biliyoruz. Ancak bir gün “ din devleti / şeriat devleti “ egemen olursa işte o zaman namaz kılmayanların ve oruç tutmayanların vay haline !

Sünni mezheplerin namazın dili konusundaki çelişkileri de son derece ilgi çekicidir.
Sünni mezheplerden taraftar sayısı en fazla olan Hanefiliğin kurucusu Numan Bin Sabit yada künyesiyle söyleyecek olursak Ebu Hanife, Arapça dışındaki dillerle de namaz kılınabileceği yönünde bir fetva vermiş ve bu fetvasını da bir takım akli ve nakli delillere dayandırmış, dahası bu yönde Hazreti Muhammed’in sükut ederek verdiği bir onayı da temel almıştır.
Hanefi mezhebinin imamlarından es- Serahsi, “ el- Mebsut “ adlı yapıtında Ebu Hanife’nin söze konu fetvasına genişçe yer vermiştir.

Fatiha suresinin Farsça çevirisiyle namaz kılmak isteyenlere peygamberce onay verildiğini nakleden Ebu Hanife, Kur’an’da asıl olanın anlam olduğunu, lafzın yani sözün önemli olmadığını, dolayısıyla anlamca karşılandığı sürece Kur’an ayetlerinin başka dillerdeki çevirileriyle namaz kılınabileceğini belirtmiştir.

Ebu Hanife’ye göre kişi, ister Arapça bilsin, isterse bilmesin kendi anadiliyle namaz kılabilir. Ancak Ebu Hanife’den sonra gelen ve onun öğrencileri olan İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed, bu fetvayı ters yüz ederek; kişi Arapça okumayı yahut Arapça telaffuzu öğreninceye kadar ana diliyle namaz kılabilir fakat en kısa sürede Arapça telaffuzu / okumayı öğrenmelidir, şekline sokmuştur.

Öbür Sünni mezhepler ( Şafiiler, Malikiler, Hanbeliler ) Arapça dışında bir dil ile asla namaz kılınamayacağını, Arapça telaffuzu bilmeyenlerin sadece Allah diyerek namaz kılmalarını fakat asla Arapça dışında bir dil ile ayet okumamalarını, aksi takdirde bu namazın caiz / geçerli olmayacağını ileri sürmüşlerdir.

Adı geçen dört mezhebin dördü de Sünni olmakla birlikte Ebu Hanife’ye göre caiz olan namaz, diğerlerine göre caiz değildir. Bu derin çelişki Sünniliğin en sıkıntılı noktalarından birini oluşturmaktadır.

Sünni inanca göre kadın ve erkek bir arada ibadet edemez. Hatta bir kadınla bir erkek normal zamanda da bir arada bulunamazlar. Sünni bilginler bunu şer’an caiz görmemişlerdir. Özellikle ibadet sırasında kadın ve erkeğin birlikte bulunmaları kesinlikle caiz görülmemektedir. Kadınlar namaz sırasında erkeklerin arkasında ve farklı bir safta bulunabilirler. Yan yana ve aynı safta bulunamazlar. Zira Sünni bilginler düşünür ki ibadet sırasında kadın ve erkeğin bir arada bulunması fitneye ve namazın fesada uğramasına neden olur. Bu tutum gösteriyor ki, ibadet için bir araya gelen kadın ve erkeğe karşı bir güvensizlik söz konusudur. Sünnilikte İbadet etmek, kişilerin gönüllü tercihine bırakılmış değildir. İslam’ı kabul edip etmemek hususunda özgür olan insanlar, dini kabul ettikte sonra Sünni inanca göre ibadet etmeye mecburdurlar.
Tekraren belirtelim ki, Hanefi mezhebine göre namaz kılmayan kişiye zorla namaz kıldırtılmalıdır. Namaz kılmayan kişi dövülür ve kılmaya başlayana kadar hapsedilir. Ama Hanefi mezhebi yine de insaflı çünkü diğer üç Sünni mezhebe göre bu ibadetleri yapmayanlar öldürülür. ( Uydurulan Din ve Kur’an’daki Din, 4. Baskı, s. 51, Yıl, 2003.)
Zorla ibadete gelen kişilerin yada zorla ibadet ettirilenlerin ibadet sırasında fitne ve fesada neden olacak tutum ve davranışlar sergilemeleri yahut içlerinden bu anlama gelecek duygulara kapılmaları beklenebilir. Bu nedenle Sünni inancın kadın erkek bir arada ibadeti caiz görmemesi tutarlı gibi görünmektedir. Ancak Sünni bilginler bu konuda da ilginç bir çelişki içerisindedirler. Camilerde kadın erkek bir arada ibadete cevaz vermeyen Sünnilik, Kabe’de özellikle hac sırasında kadınların ve erkeklerin bir arada hatta iç içe, aynı safta, önlü arkalı ibadet etmelerine itiraz etmemekte ve bu şekilde kılınan namazın sıhhati konusunda şüphe etmemektedir.
Sünni inanca göre İslam’ın en kutsal ibadet yeri olan Kabe’de / Mescid - i Haram’da kadın erkek bir arada bulunulmasının mahsuru yokken değer bakımından daha alt düzeyde olan diğer ibadethanelerde ise bu durum son derece mahsurlu görülmektedir.

Tanrı katında kadın erkek ayrımı olmadan bütün insanların eşitliği dinsel bir ilke iken Sünnilikte bu eşitlik yadsınarak kadınların ibadet yöneticisi olmaları da caiz görülmemektedir. Kaldı ki Sünnilikte kadın toplum yöneticisi, devlet başkanı bile olamaz. Bu da önemli bir çelişki olarak durmaktadır. Alevi inancında ise kadın ve erkek hayatın her alanında eşittir. İbadet ederken de, idarecilikte de kadın ve erkeğin eşitliği Alevilikte temel bir ilkedir. Bu konuda Hazreti Hünkar Hacı Bektaş - ı Veli şöyle buyurmaktadır:
“Erkek, dişi sorulmaz muhabbetin dilinde
Hakkın yarattığı her şey yerli yerinde
Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok,
Eksiklik, noksanlık senin görüşlerinde…”
Sünni inancın ibadetle ilgili bir diğer çelişkili tutumu da ibadet sırasında örtülmesi gerekli yerlerin neler olduğu konusundadır. Çelişki, erkeklerin nasıl örtünecekleri konusundadır. Kadınların ibadet sırasında nasıl örtünecekleri konusunda ise görüş ayrılığı yoktur. Buna göre kadınlar; el, yüz ve ayak hariç tüm bedenlerini bol / geniş giysilerle örtmelidirler. Buna karşın Ebu Hanife’ye göre kadınların saçlarının bir kısmının namazda görünmesi namazı bozmamaktadır. Öbür Sünni mezhepler ise bir tel saçının bile görünmemesi gerektiği fikrindedirler.
Namazda örtülmesi gereken yerlere avret yeri denilmektedir. Erkeklerin avret yerinin neresi olduğu konusunda Sünni mezhepler farklı görüşlere sahiptir. Hanefi, Şafii, Hanbeli mezhepleri erkeğin göbek ile diz kapağı arasının avret yeri olduğunu belirtirken Maliki mezhebi sadece cinsel uzuvlarının ve kaba etinin avret yeri olduğunu ileri sürmektedir. Yani Malikilere göre kişi ön ve arka organlarını örten bir çamaşırla namaz kılabilmektedir. Diğer Sünni ekoller ise diz kapağı ile göbek arasını örtmeyi şart görmektedir. ( Uydurulan Din ve Kur’an’daki Din, 4. Baskı, s. 174, Yıl, 2003.)
Günlük namazların kaç vakit olduğu konusunda da Sünnilikte ilginç bir görüş mevcuttur. Bu görüş Miraç olayı ile ilintilendirilmektedir.

Buna göre peygamber Hazreti Muhammed, Miraç’ta Tanrı’dan inananlar için günde elli vakit namaz buyruğu almış fakat dönüşte yolda Hazreti Musa’ya rastlamış, Hazreti Musa, Hazreti Muhammed’e günde elli vakit namazın inananlara ağır geleceğini söyleyerek Tanrı’dan bunu indirmesini istemiştir. Hazreti Muhammed, Hazreti Musa’nın öğüdüyle yeniden Tanrı katına gidip günlük namaz vakti sayısının indirilmesini talep etmiştir. Her gidişinde beş vakit indirilmiştir. Her seferinde Hazreti Musa, Hazreti Muhammed’e daha da indirmesi için Tanrı katına tekrar gitmesini istemiştir. En son beş vakte indiğinde bile Hazreti Musa aynı isteği yinelemiştir. Fakat Hazreti Muhammed, bundan daha az sayıda vakit için Tanrı’dan ricada bulunamayacağını belirtmiştir. Böylece Sünni teolojiye göre günlük beş vakit namaz kesinleşmiştir. Bu anlatı Sünni teolojinin en güvenilir kaynakları arasında kabul edilen Buhari’nin hadis derlemesinde ve diğer kimi derlemelerde de mevcuttur.
Bu noktada Sünni bilginlere şu soruları yöneltmek gerekmektedir;

1. Tanrı peygamber bile olsa birilerinin isteğiyle sürekli görüş değiştiren ve karar veremeyen bir varlık mıdır ki elli vakti kademe kademe beşe kadar indirmiştir ?

2. Hazreti Muhammed, günlük elli vakit namazın kendi inananları için katlanılamayacak / yerine getirilemeyecek derecede zor olduğunu akıl edemeyen biri midir ki Hazreti Musa’nın akıl vermesiyle hareket etmektedir ?

3. Tanrı ve Hazreti Muhammed namaz vakitleri konusunda pazarlık mı yapmışlardır ?

4. Hazreti Musa, Tanrı ile Hazreti Muhammed arasındaki pazarlıkta aracılık mı yapmıştır ?

5. Hazreti Musa, namaz vakitleri konusunda hem Hazreti Muhammed’e hem de Tanrı’ya etkide bulunan gerçek bir belirleyici midir ?

6. Yoksa Sünni İslam’daki günlük beş vakit namaz uygulamasının kaynağı Hazreti Musa mıdır ?

7. Sünniler günde elli vakit namaz yerine beş vakit namaz kıldıkları için Hazreti Musa’ya şükran ve minnet borcu içerisinde midirler ?

8. Tanrı, günlük elli vakit namazın insanlar için güç olduğunu Hazreti Musa olmasa anlamayacak mıydı ?

Bu sorulara karşı şöyle bir savunma geliştirilmektedir:

“Hazreti Peygamber’e İsrâ gecesi, namaz elli vakit olarak farz kılındı. Sonra azaltıldı ve beş vakte düşürüldü. Sonra şöyle seslenildi: Ey Muhammed, şüphesiz bizim nezdimizdeki söz bir değişikliğe uğramaz. Senin için bu beş vakit namaz, elli vakit namazın karşılığıdır.” (Buhâri, Salat, 76, Enbiya, 5.)

Bu savunmanın ne derece ikna edici olduğu herkesin kendi inanç dünyasıyla ilgili bir sorundur. Ancak bizi ikna etmediğini belirtmeliyiz. Hatta ikna bir yana bu savunma bize göre son derece gülünçtür.

Alevi inancında ise namaz ibadeti cem adını almaktadır. Namaza, “halka namazı” yada “niyaz” adı da verilmektedir. Cem ibadeti İslam’ın namaz buyruğunun uygulanma biçimidir. Teolojik olarak kaynağı Kırklar Meclisi’dir. İcra edildiği mekan ise Cem evleridir.

Bu konudaki Alevi anlayışın daha net anlaşılması için evvelce yaptığımız bir çalışmadan ilgili bölümü özet halinde aktarıyoruz:

“…

1. İslam dinine göre namaz bir dua etkinliğidir. Bu etkinlik bireysel olarak yapılabileceği gibi toplu olarak da yapılabilmektedir.

2. İslam dinine göre namazın belli bir şekli yoktur. Her toplum kendi kültürü / gelenekleri çerçevesinde bir takım şekiller ihdas edebilir.

3. İslam dinine göre günlük olarak beş yada üç vakit namaz söz konusu değildir. Namazın gerek şekli gerekse de ihdas edilmiş vakitleri tümüyle zorlama yorumlara ve Orta Doğu ve Arap halklarının geleneklerine dayanmaktadır.

4. Alevi - Bektaşilerin namaz konusunda geliştirdikleri içtihat, mensup oldukları kültürlerinin doğal sonucudur. Bu bağlamda cem ayini, İslam’ın namaz emrinin Alevi ve Bektaşilerce uygulanma biçimidir.

5. Alevi - Bektaşilerin namazı cem ibadetidir. Başka türlü bir namaz Alevi inanç ve kültüründe olmadığı gibi Alevi geleneğine de aykırıdır.

6. Cem ayini, içerisinde barındırdığı dara durma yani kıyam, tecella ve temenna yani rukü ve ayrıca defalarca icra edilen secdesiyle İslam’ın namaz buyruğunu karşılayan en güzel ritüeldir.

7. Cem ayini yerine başka türde bir namazı benimsemek yada bunu savunmak Aleviliğin eritilme çabasından başka bir şey değildir.

8. Kur’an’da vakti hiçbir yoruma gerek duyulmadan açıkça belirtilen tek namaz Cuma namazıdır. Alevi - Bektaşilerin Cem ayinlerinin yapılış vakti yani Perşembeyi Cumaya bağlayan gece Cuma namazı vaktidir. Cuma namazının vakti Cuma günü süresinin tümüdür. Bu sürenin her hangi bir bölümünde namaz ifa edilebilir.

9. Cuma namazı Kur’an’da kadın erkek ayrımı yapılmadan tüm inananlara emredilmiştir. Bu bağlamda Alevi - Bektaşilerin kadın erkek birlikte cem yapmaları Kur’ansal buyrukla örtüşen gerçek bir ibadet hüviyetindedir.

10. Namaz konusunda yüzyıllardır süren Sünni ve Şii uygulamalarının bir inanç ve akıl tutulması olduğu açıktır. Sünni ve Şiilerin bu konudaki yorumlarına Alevilerin gösterdiği saygı eşit düzeyde bir karşılığı hak etmektedir. Bu bağlamda Alevilerin namaz ile ilgili olarak geliştirdikleri yorum ve uygulamaya Sünni ve Şii din bilgileri de aynı şekilde saygı göstermek zorundadırlar.

11. Kur’an’da, Allah’ın yatarken, ayaktayken ve otururken de anılmak suretiyle ibadet edilebileceği net bir biçimde belirtildiğinden namazı belli bir şekle hapsetmeye çalışmak isabetli bir tutum değildir.

12. Alevi - Bektaşi inancına göre cem ayininin teolojik kökeni kırklar meclisidir.

…” ( M. Cemil KILIÇ, Alevi İbadetlerinin İslam’daki Yeri, Etik Yayınları 2007, S.44 - 45. )
Sünni mezhepler arasında namaz ibadeti ile ilgili bir hazırlık olan ve namazın şartlarından biri olarak görülen abdest konusunda da derin görüş ayrılıkları ve çelişkiler mevcuttur.

Abdestin nasıl alınacağından tutun da nelerin abdesti bozduğuna varıncaya kadar pek çok konuda görüş ayrılıkları vardır.

Kur’an’da yer alan abdest ayetinden anlaşılması gerekenin ne olduğu konusu da Sünni mezhepler arasında ihtilaf sebebidir.

Bu konuda birkaç örnek vermekle yetinelim.

Hanefilere göre abdestin farzı / şartı 4 iken Malikilere göre 7, Şafiilere göre 6, Hanbelilere göre ise 7′dir.

Abdesti bozan şeylerin sayısı Hanefilerde 12, Malikilerde 3, Şafiilerde 5, Hanbelilerde ise 8′dir.
Sünni mezhep bilginleri abdest konusunda ilginç noktalara da değinmişlerdir. Sözgelimi, abdest almış bir kişi cinsel organına dokunursa abdesti bozulur mu bozulmaz mı diye düşünen bilginler, bu konuda da ihtilaf etmişlerdir. Hanefi mezhebine göre cinsel organına dokunmak kişinin abdestini bozmazken diğer Sünni mezheplere göre bu durumda kişinin abdesti bozulmaktadır.
Namaz kılarken kahkaha ile gülmek abdesti bozar mı ? Hanefi mezhebine göre bu durumda abdest bozuluyorken öbür Sünni mezheplere göre ise bozulmamaktadır.
Yine kan akması durumunda Hanefilere göre kişinin abdesti bozulurken diğerlerine göre bozulmamaktadır.
Deve eti yemek ve cenaze yıkamak Hanbelilere göre abdesti bozmaktadır. Diğerlerine göre ise bozmamaktadır.
Kadınlara dokunmanın namazı bozup bozmayacağı konusu da önemli bir tartışma noktasını teşkil etmektedir.
Şafii mezhebine göre kendisiyle nikahın haram olduğu kadınlar dışındaki kadınlara dokunmak abdesti bozmaktadır. Oysa Hanefiler söze konu ayette ( Maide 6.ayet ) geçen “ dokunmak “ ifadesiyle kastedilenin cinsel ilişki olduğunu dolayısıyla dokunmakla abdestin bozulmayacağı görüşündedirler.
Namaz abdesti gibi gusül abdesti konusunda da ihtilaflar vardır.

Sünni mezhepler gusül abdestinin farzlarının sayısı hususunda da anlaşamamaktadırlar. Buna göre Hanefiler, gusül abdestinin şartlarının 3 olduğunu belirtirlerken diğer mezhepler farklı sayılar ileri sürmektedirler.
Gusül abdesti almayı gerektiren nedenlerin neler olduğu da ihtilaflıdır.

Her mezhep farklı farklı nedenler ileri sürmektedir. Bu nedenler arasında görüş birliği içerisinde olunan ortak bir nokta olmakla birlikte farklılıklar da ciddi boyutlardadır.
Görüleceği üzere “ Hak Mezhepler “ diye yüceltilen Sünni ekollerin gerek namaz gerekse abdest konusundaki ihtilafları “ hak “ denen şeyin belirsizliğini ilan etmektedir. Bir mezhebe göre kılınan namaz geçerli iken diğerine göre geçersiz kabul edilmektedir. Bir mezhebe göre abdestli kabul edilen bir kişi diğer mezheplere göre abdestsiz görülmektedir. O halde bunların hepsi aynı anda nasıl hak / doğru olabilmektedir ? Gerçekte bu durum bir dinsel kara mizah örmeği değil midir ?!
Hak mezhepler denilen Sünni ekollerin içinde bulunduğu durumu yansıtması bakımından aşağıya aldığımız tümceler gerçekten dikkat çekicidir:

“…Hanefi mezhebinde namaz kılmaya başlamayan dövülür, Hanbeli, Şafi ve Maliki mezheplerinde ise aynı şahıs namaz kılmaya başlamazsa öldürülür. Sırf mezhepler açısından bile olaya baksak Hanbeli, Şafi ve Maliki olanların Hanefi’ye göre en büyük günah olan adam öldürme fiilini işleyip günaha girdiklerini, Hanefi olanların ise sırf dövdükleri, öldürmedikleri için diğer mezheplere göre Allah’ın bir hükmünü inkar edip zalim olduklarını söylememiz gerekir. Oysa ayrılıkta güzellik gören zihniyete göre Allah, ahirette Müslümanları mezheplerine göre ayıracak, Hanefi ise sen Hanefiydin dövdün doğru yaptın, Şafi ise sen Şafiydin öldürmeliydin, öldürüp doğru yaptın diyecektir! Namaz kılmayanı eğer Hanefi biri öldürürse katil olup cehennemlik bir fiil yapacaktır, oysa namaz kılmayanı öldüren Şafi , Allah’ın hükmünü yerine getirdiği için cennetlik bir fiil yapmış olacaktır. Yani aynı fiili yapan iki kişiden biri cehennemlik, diğeri ise mübarek kişi olacaktır. Böyle din olur mu?…” ( Uydurulan Din ve Kur’an’daki Din, Dördüncü Baskı, s.157, İstanbul Yayınevi 2003 )
Abdest konusunda Alevi inancının tavrı ise gerçekten tam anlamıyla evrensel bir tutum olup İslam dininin ruhuna da muhteşem bir uygunluk teşkil etmektedir.
Alevi inancına göre abdestten amaç temiz olmaktır. Bedenin abdesti su ile ruhun abdesti iman ve ihlas iledir. Yani manevi arınma iledir. Tarikat abdesti denilen manevi temizlenme Alevi / Bektaşi yolunun abdeste dair geliştirdiği görkemli bir tavırdır.

Cinsel ilişki sonrası temizlenme yani boy abdesti alma olayı da bedensel temizlik kapsamındadır.
Alevi / Bektaşi inancına göre kişi bedenen temiz ise zaten abdestlidir. Abdesti bir takım şekillere bağlamak isabetli bir tutum değildir. Zira böyle yapıldığında nasıl bir keşmekeş yaşandığının en yalın örneklerinden biri Sünni mezheplerin bu konudaki ihtilaflarıdır.
Sünni inançta namaz ve abdest ilgili daha pek çok ayrıntı düzeyinde farklı görüş mevcuttur. Ancak bu kadarını sunmakla yetinelim.

Namaz ve abdest dışında diğer ibadetler konusundaki farklı görüş ve çelişkilere de değinmek yerinde olacaktır.
Oruç
Hak mezhepler diye yüceltilen Sünni ekollerin ihtilafa düştükleri bir diğer ibadet de oruçtur. Pek çoklarının sandığı gibi bu mezheplerin aralarındaki ihtilaflar sıradan, önemsiz ve ayrıntı düzeyinde olan görüş ayrılıkları değildir. Tersine ihtilaflar o denli derindir ki bir mezhebe göre yaptığınız bir eylem büyük sevaba girmenizi sağlarken öbür mezhebe göre ise sizi günahkar yapmaktadır.
Bir mezhebe göre tuttuğunuz oruç geçerli iken öbür mezhebe göre ise oruç tutmamış saylıyorsunuz. Oruç konusundaki ihtilaflar daha çok orucun başlama vakti ( imsak ) ve orucu nelerin bozduğu konusu ile ilgilidir.
Sünni mezhep bilginlerinin kimilerine göre oruca başlama vakti ilgili ayetteki ifadelerden yola çıkılarak şafak vakti iken yine ilgili ayete dayanarak kimi bilginler ise imsak vaktinin güneş doğmadan evvel çevrenin aydınlandığı vakit olduğunu ileri sürmektedirler.

Orucu bozan şeylerin neler olduğu konusu da ihtilaf sebebidir. Sözgelimi, oruçlu iken kan aldırmak Hanbeli mezhebine göre orucu bozmaktadır. Öbür Sünni mezhepler ise kan aldırmanın orucu bozmayacağı görüşündedirler. Demek oluyor ki kan aldıran bir kişi Hanbeli mezhebine göre orucunu bozmuş iken diğer mezheplere göre ise oruç bozulmamış olduğundan tutulan oruç geçerli sayılmaktadır.

Peki bu kişinin gerçekte durumu nedir ? Tanrı katında bu kişi oruç utmuş mu sayılacak yoksa tutmamış mı ?

Oruç için dil ile söyleyerek niyet etmek farz mıdır ? Şafii mezhebine göre bu şart değildir. Diğerlerine göre ise şarttır.

Oruç içi her gün ayrı ayrı niyet etmek şart mıdır ? Malikilere göre şarttır. Diğerlerine göre ise şart değildir. ( Uydurulan Din ve Kur’an’daki Din, Dördüncü Baskı, s.174, İstanbul Yayınevi 2003 )

Sünni inanışta oruç konusundaki farklılıklar bir haylidir. Kimlerin oruç tutmakla mükellef oldukları hususunda derin ayrılıklar vardır.

Sözgelimi; ilgili ayette geçen ( Bakara 184 ) “ güçleri yetmeyenler..” ifadesinden kimlerin anlaşılması gerektiği konusunda ihtilaf vardır. Kimi Sünni bilginler burada kastedilenlerin hastalar ve yolcular olduğunu ileri sürerken, kimileri ise bunu daha da genişleterek “fiziki ve biyolojik anlamda güçlük çeken herkes” biçiminde yorumlamaktadırlar. Bu bağlamda ağır işte çalışanlar yahut hiçbir iş yapmasa bile oruç tuttuğunda hasta olabilecek olanlar da ayette belirtilen güçsüzlük durumuna dahil olmaktadırlar.

Kadınların muayyen günlerinde oruç tutup tutmayacakları konusu da tartışma ve ihtilafa neden olan bir konudur.

Alevi inancında ise gereksiz ayrıntı ve insan karakterine uymayan zorlayıcı hükümlere itibar edilmez. Bu bağlamda Alevi inancındaki oruç ibadetinin gerek orucun zamanı gerekse tutuluş biçimi bakımından Sünni inanıştan çok farklı olduğunu da belirtmeliyiz. Bu farklılıkları kısaca şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Oruç tutmak İslam dinine göre yüce Allah’ın bir emridir.

2. Oruç, nefsi terbiye etmek ve böylece Allah’ın rızasını kazanmak için tutulur.

3. Nefse eziyet etmek nefsi terbiye etmenin dışındadır. Allah nefse eziyeti yasaklamaktadır. Bu durum pek çok ayette olduğu gibi Bakara suresi 187. ayette de net bir biçimde belirtilmiştir.

4. Değişen koşullar sonucu ibadetlerin kimi kuralları da değiştirilebilmektedir. Nitekim Bakara Suresi 187. ayette belirtildiği gibi önceden Ramazan orucunun gecelerinde cinsel ilişkiye girmek yasak iken yüce Allah, bunun insanların nefislerine eziyet olduğunu buyurarak söz konusu yasağı kaldırmış, dolayısıyla değişen koşullar gereği ibadetlerdeki kuralların da değişebileceğini kullarına öğretmiştir.

5. Kur’an’da, kutup bölgelerinde yaşayanların oruçlarına başlama ve oruç açma vakitleri konusunda her hangi bir bilgi yokken bu hususta içtihadi olarak bir hüküm ortaya konulmuştur. Bu tutum ibadetlerle ilgili olarak çeşitli içtihatların yapılabileceğinin bir diğer kanıtıdır. Benzer bir içtihat da hac konusundadır. Bakara Suresi 197. ayette; “ Hac bilinen aylardadır…” ifadesine rağmen bu ibadet Sünni ve Şii Müslümanlarca üç gün içerisinde yapılmaktadır. Bu da bir içtihattır. Bu içtihadın peygamberin uygulamasına dayandırılmasının, içtihadı, içtihad olmaktan çıkarmayacağını söylemeye gerek bile yoktur. Ayrıca Hacca gidiş vasıtalarının belirtildiği Hac Suresi 27. ayette, “ …yaya yahut yorgunluktan incelmiş develerle derin vadilerden geçerek sana gelsinler.” denilmek suretiyle hacca gidiş araçları belirtilmiş fakat günümüzde yeni vasıtalar icat olunduğu için ayette belirtilen vasıtalarla hacca gitme hususu yeni bir yoruma tabi tutularak “ Makaasıt, vesail ile karıştırılmamalıdır. “ anlayışıyla asıl olanın haccetmek olduğu, vasıtaların ise bir öneminin bulunmadığı şeklinde bir hükme varılmaktadır. Görüleceği üzere bu da bir içtihattır. O halde asıl olan oruç tutmak ise bunun da çeşitli zaman dilimlerine bağlanmasının öneminin olmayacağı aşikardır.

6. Oruç tutmaktaki amaç nefsi terbiye etmek ise o halde “ Nefis terbiyesi sadece Ramazan ayında olur, başka bir ayda olmaz !” demek yersizdir, yersiz olduğu kadar gülünçtür de…

7. Alevilerin oruç ayı içtihadi olarak Muharrem ayıdır. Muharrem ayında oruç tutmak yüce Allah’ın oruç tutma buyruğunu yerine getirmek amacıyla ifa edilen bir ibadettir.

8. Muharrem ayında oruç tutmak, Ramazan orucu kadar muteber ve sevaptır. Muharrem orucunu nafile bir ibadet olarak değerlendirip Ramazan orucunun yerini tutmayacağını ileri sürmek boş bir iddiadan başka bir şey değildir. Aleviler için bu iddianın hiçbir bağlayıcılığı ve hiçbir değeri yoktur.

9. Dileyenlerin 48 Perşembe oruçları kapsamında Ramazan ayı içerisinde üç gün süreyle oruç tutmaları tümüyle kişisel bir tercih olup Ramazan ayı münasebetiyle tutulan bir oruç hüviyetinde değildir.

10. Alevi geleneğinde Ramazan orucu tutmak yoktur. Bu tavır, Alevi kimliğinin en ayırt edici özelliklerinden biridir. Bu özelliğin terk edilmesi, Alevi kimliğinden taviz vermekle eşdeğerdir.

11. Tarihte pek çok Alevi önderinin öldürülme, sürgün edilme ve yakılma sebepleri arasında, Ramazan ayında oruç tutmama suçlamasının da bulunduğu gerçeği Aleviler için historik bellek bakımından yaşamsal öneme sahiptir.

12. Her inanç için olduğu gibi Alevi inancı için de inanca dair kuralların ve ibadet esaslarının bir kısmını benimseyip bir kısmını benimsememek mümkün değildir. Bir inanca mensup olabilmek için o inancın tüm esaslarını eksiksiz kabul etmek şarttır. Bu bağlamda her Alevi, Aleviliğin diğer hususlarda olduğu gibi oruç konusundaki tutum ve içtihatlarına da bağlı kalarak kimliğine mensubiyetini sürdürmelidir. ( M. Cemil KILIÇ, Alevi İbadetlerinin İslam’daki Yeri, Etik Yayınları 2007, S.60 - 62. )

Zekat

Sünni İslam inancının beş şartından biri olan zekat ibadeti konusunda da Sünni ekoller arasında görüş ayrılıkları vardır. Özellikle zekatın hangi mallardan verileceği hususunda derin ihtilaflar mevcuttur.

Bu konuda da birkaç örnek vermek yerinde olacaktır.

Erkek ve kadının ziynet eşyalarından zekat vermesi farz mıdır ?

Bu soruya Hanefi fıkıhçılar evet biçiminde yanıt verirken, öbür Sünni ekoller hayır demektedir.
Zekatın farz olması için kişinin hangi mallardan borçlu olmaması gerekir ?

Hanefilere göre tarım ürünleri dışındaki mallardan borçlu olmaması gerekir.

Malikilere göre altın ve gümüşten borçlu olmaması gerekir.

Şafiilere göre böyle bir şart yoktur.
Hanbelilere göre ise bütün mallardan borçlu olmamak gerekmektedir.

Kağıt paradan zekat vermek farz mıdır ?

Hanbelilere göre evet öbürlerine göre ise hayır.

Madenlerden ne kadar zekat verilmesi gerekir ?

Şafii ve ve Hanbelilere göre kırkta bir, Hanefi ve Malikilere göre ise beşte bir gerekir.
Topraktan çıkan her şey için zekat vermek farz mıdır ?

Hanefilere göre evet, öbürlerine göre ise hayır.

Balın zekatını vermek farz mıdır ?

Hanefi ve Hanbelilere göre evet, Şafii ve Malikilere göre hayır.

Vakfedilen topraktan zekat vermek farz mıdır ?

Hanefi ve Malikilere göre evet, Şafii ve Hanbelilere göre hayır.

Kiralan veya emanet alınıp ekilen toprağın zekatını vermek farz mıdır ?

Hanefilere göre hayır, öbürlerine göre ise evet.

Zeytinin zekatını vermek gerekli midir ?

Şafiilere göre hayır, öbürlerine göre ise evet.

Yem ile beslenen ve çalıştırılan hayvanlardan zekat vermek farz mıdır ?

Malikilere göre evet, öbürlerine göre ise hayır.

Ticari bir eşyanın zekatının şartları kaçtır ?

Hanefilerde 4, Malikilerde 5, Şafiilerde 6, Hanbelilerde ise 2′dir.

Görüleceği üzere dördü de “ hak “ olan bu mezheplerden birine göre zekat emrini yerine getirmiş olan bir kişi diğerlerine göre bu emri yerine getirmemiş sayılabilmektedir.
O halde tekrar soralım bunların hepsi aynı anda nasıl “ hak mezhep “ olabiliyorlar?
Alevi inancı açısından zekat toplumsal dayanışma ve yardımlaşma anlamına gelmektedir. Alevi / Bektaşiler, toplumsal yardımlaşma ve dayanışma konusunda tüm insanlığa örnek oluşturabilecek düzeyde ileri bir ahlaki özelliğe sahiptirler. Gerek cem evlerine yapılan bağışlar ve dağıtılan lokmalar, gerekse musahiplik kurumu dolayısıyla gerçekleştirilen sosyal dayanışma Alevi / Bektaşi toplumunda yoksulluğu yok denecek kadar azaltan uygulamalardır. Alevi / Bektaşi felsefesinde veya inancında canı cana, malı mala katmak anlayışı vardır. Bu anlayışın bir ürünü olarak karşımıza efsanevi bir ülkü çıkmaktadır. Bu ülkü, her türlü yoksulluğun ve eşitsizliğin ortadan kalktığı, tüm insanların maddi anlamda bile eşit olduğu “Rıza Şehri “ söylencesidir.

Şimdi bu söylenceyi İmam Cafer Buyruğu’ndan özetle aktaralım:

“ Bir zamanlar bir sofu dünyayı gezmeye çıktı. Bir gün yolu bir şehre düştü. Bu şehir şimdiye dek gördüğü şehirlere benzemiyordu. Sabah saatinde herkes işine gücüne gidiyor, sessizlik içinde yaşam sürüyordu. Şehrin alışılmamış bir düzeni vardı. Sofu şehrin bu düzenini görünce şaşakaldı. Öyle ki birisine yaklaşıp bir şey sormaya cesaret edemedi. Karnı acıkmıştı. Şehri gezerken bir fırın gördü. Ekmek almak için içeri girdi. Fırıncıya para uzatarak ekmek istedi. Ama fırıncı hayretle paraya baktı:

“Bu ne bu? Biz bunu kaldırmak için yıllarca uğraştık, büyük savaşlar verdik. Anlaşılan sen Rıza Şehrinden değilsin, dünyalı olmalısın” dedi.

Sofu; “Evet bu şehirden değilim” diye cevap verdi.

Fırıncı: “Halinden belli oluyor. Dur, öyleyse seni görevlilere teslim edeyim. Onlar seninle ilgilenirler. Bizim şehrimizde para pul geçmez” dedi. Fırıncı bu sofuyu görevlilere teslim etti. Görevliler önce kendi aralarında bu sofuyu ne yapacaklarını tartıştılar. İçlerinden biri:

“Meclise götürelim, ulular karar versin” dedi.

Öbürleri de bu görüşe katıldılar. Bunun üzerine tümü meclisin yolunu tuttu. Yol boyu sofu düşünüyordu. İçinden “Paranın geçmediği bir şehir. Görevliler, ulular meclisi…” diyordu.

Neyse bir süre yürüdükten sonra divana vardılar. Ama sofu bu kez de şaşakaldı. Çünkü divan denen bu meclis hiç de düşündüğü gibi büyük ve göz kamaştırıcı değildi. Düşündüğünün tam karşıtıydı. Bir sessiz köşede küçük bir yapı idi. Yerlere basit kilimler serilmişti. Ak sakallı ulular bağdaş kurmuş kentin sorunlarını görüşüyorlardı. Görevliler uluları selamladıktan sonra:

“Bu dünyalı şehrimize girmiş. Acıkmış, ekmek almak için bir fırına girmiş. Fırıncıya para vermeye kalkmış. Bunun üzerine fırıncı farkına varıp bize teslim etti. Ne yapalım?” diye sordular.

Ulular; “Bunu neden buraya getirdiniz? Törelerimizi biliyorsunuz. O konakta bir odaya yerleştirin, aşevine götürün, gerekeni yapın” diye buyurdular.

Bunun üzerine görevliler sofu ile birlikte geri döndüler. Önce bir aşevine götürdüler. Karnını doyurdular. Sonra kentin konukları için yapılmış konağa götürdüler. Bir odaya yerleştirdiler:

“Burada para pul geçmez. Burası Rıza şehridir. Rızalıkla her istediğini alır, her istediğini yaparsın” diye uyardılar.

Sofu konağa yerleşti, gezip dolaştı. Rahatı yerindeydi. İstediğini alıp her istediği yerde yiyip içiyordu. Hiç kimse “Ne arıyorsun?” diye sormuyordu. Bir kaç gün sonra eşyalarını topladı. Şehirden ayrılıp yola koyulmak istedi. Ama görevlileri karşısında buldu. Görevliler:

“Gidemezsin!” dediler. “Bu şehir Rıza şehridir, adı üstünde. Sen buraya rızan ile geldin. Bizde sana yiyecek verdik, yatacak yer sağladık. Bu şehirde kaldığın sürece bizden razı kaldın mı?”

Sofu; “kuşkusuz razı kaldım, sağ olun!” diye karşılık verdi.

Görevliler: “Şimdi bizim de senden razı kalmamız gerek. Bu yiyip, içip yattığın günler için çalışmalısın.”

Sofu; “O ki töreniz böyle çalışayım” diye kabul etti.

Görevliler sofuya yapabileceği bir iş verdiler. Konakladığı odadan alıp daha büyük bir eve yerleştirdiler. Artık o da Rıza şehrinden bir adam olmuştu. Yavaş yavaş dost, arkadaş edinme çabasına girişti. Ama her kiminle konuşmaya başlasa ilk sorulan “sen dünyalı mısın?” oluyordu. Bu şehrin insanları kavga, çekememezlik, kendini beğenmişlik gibi tüm kötülüklerden arınmışlardı. Böylece gün geçti, ay geçti. Sofu şehri iyiden iyiye sever oldu. Dünyayı gezme düşüncesinden vazgeçti. Bu şehirde kalmaya karar verdi. Ama hâlâ yalnızdı. Bir gün yakın bulduğu bir arkadaşına açıldı:

“Sizin bu şehirde nasıl evlenilir, ne yapılır?” diye sordu. Arkadaşı:

“Şehrin ortasındaki bahçe var ya, işte orada her cuma günü tanışmak, dost edinmek isteyenler toplanır. Gençler gelirler. Herkes orada beğendiği, anlaştığı biri ile evlenme yolunu arar. Orda tanışırlar. Anlaşırlarsa evlenirler” dedi.

Sofu cuma günü söylenilen bahçeye gitti. Kocaman bahçe tıklım tıklım doluydu. Türlü giysiler içinde genç kızlar kelebek gibi dolaşıyorlardı. Genç kızlar, oğlanlar sohbet ediyorlardı. Birbirini beğenip anlaşanlar uzaklaşıyorlardı. Anlaşmayanlar ayrılıp başkasına yaklaşıyorlardı. Sofu olup bitenleri bir süre hayranlıkla izledi. Sonra kanının kaynadığı bir kıza yaklaştı. Ama o bacının ilk sorusu:

“Sen dünyalı mısın?”oldu.

Sofu aylardan beri hep bu sözü duymaktan iyiden iyiye bıkmıştı.

“Evet, dünyalıyım ne olacak?” diye karşılık verdi.

Bacı: “Davranışlarından hemen belli oluyor. Ama alınma, zararı yok. O ki beni kendine eş seçmek istiyorsun, bu konuda ben de sana yardımcı olurum, davranışlarını düzeltirsin” dedi.

Bacı ile sofu anlaşmaya niyet ettiler. İşten artan boş zamanlarında buluşup konuşuyorlardı. Sofu bir keresinde bacı ile buluşmaya giderken yolun kıyısında kocaman bir nar bahçesi gördü. Bahçenin ne duvarı, ne bekçisi ne koruyucusu vardı. Hemen bahçeye daldı. Kimse görmeden bahçeden bir kaç nar kopardı. Yakalanırım korkusu ile acele davranıp ağacın birkaç dalını kırdı. Ama ne kimse geldi, ne de sordu. Sofu narları toplayıp bacı ile buluşacakları yere gitti. Henüz bacı gelmemişti. Narları bir tabağa koydu. Masanın üzerine yerleştirdi. Bacının gelmesini bekledi. Nitekim bir süre sonra bacı geldi. Ne var ki narları görmesine karşın hiç ilgilenmedi. Oysa sofu bacının narları görüp ilgilenmesini, sevinmesini bekliyordu. Bacı her zamanki gibi yerine oturdu. O zaman sofu dayanamadı. Bacıya narları gösterdi.

Bacı; “bunları nerden aldın?” diye sordu.

Sofu narları nerden kopardığını söyledi.

Bunun üzerine bacı: “Beni düşündüğün için sağ ol. Ama o bahçenin yerini, varlığını ben de biliyorum. Canım isteseydi, gidip ben de alabilirdim. Şimdi benim canım istemiyor. Bu narlar burada boşuna çürüyecek. Başkalarının hakkını boşuna çürütmüş olacağız. Gelirken öğrendim. Narları koparırken bahçeye zarar vermeyebilirdin. Burada kimse senden bir şey kaçırmıyor ki… Bunca süredir Rıza şehrinde yaşıyorsun. Bu şehirde rızalıkla her şeyin serbest olduğunu bilmeliydin. Şimdi anlıyorum, sen bu şehre layık değilsin.”

Bunları söyledikten sonra bacı sofuyu bırakıp gitti. Görevlilere söylemiş olacak ki, görevliler sofunun yaptıklarını divana bildirdiler. Divan sofunun durumunu tartıştı. Sonunda sofunun Rıza şehrine uyamayacağına karar verdi. Bunun üzerine görevliler dünyalı sofuyu şehirden attılar.” ( Laik Türkiye İçin Yükselen Alevilik, s. 90)
İşte Alevi / Bektaşi inancının sunduğu erdem ve yücelik böylesi insancıl, eşitlikçi ve barışçıdır. Bu inancın insanlığın özlem duyduğu barışı ve kardeşliği sağlayacak biricik yol olduğu gerçeğini ilan etmekten kıvanç duyarız.
Aleviler Hazreti Muhammed’in gerek zekat uygulamasını gerekse Müsahiplik kurumunu yeniden diriltmeye çalışmışlardır. Bunda da nispeten başarılı olmuşlardır.

Bu başarının kanıtı olmak üzere bir örnek verelim. Bu örnek zekatın özünü oluşturan paylaşma olgusunun Alevilerde ne denli güçlü olduğunu anlatan bir olaydır. Bu hususta ilahiyatçı prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ten bir alıntı yapalım:

“ Paylaşım, Kur’ansal ahlakın özüdür. Hazreti peygamberin paylaşımı gösteren, örnekleştiren söz ve davranışları çoktur. Diyor ki,

“Eş’ari kabilesi, bir gazadan ellerine geçeni paylaşmada, yahut yiyecekleri azaldığında şöyle yaparlar: Herkes elinde olanı getirip bir örtü içine koyar; sonra toplananlar, belli bir ölçekle eşit miktarda herkese dağıtılır. İşte böyle yaptıkları içindir ki Eş’ariler benden, ben de onlardanım.”
Hazreti peygamberin övdüğü bu usul, Anadolu’da Alevi Lokma Usulü adıyla çağlardır uygulanır. Lokma Usulünde, açılan meydana herkes imkanları ölçüsünde getirir; fakat oradan götüreceği sadece karnını doyuracak kadardır. Gaye, imkanı fazla olandan bir miktarı, hiçbir onur zedelemeye gitmeden yoksula aktarmaktır.” ( Kendi Dilinden Hazreti Muhammed, s. 76 )

Zekat konusu açısından bakıldığında da görülmektedir ki, Kur’an’ın İslam’ını en iyi anlayan ve uygulamaya çalışan toplum Alevilerdir. Bu nedenle Aleviler, bütün İslam dünyasının yüz akı olarak nitelenmeyi hak eden bir müminler topluluğudur.
Bugün İslam dünyasında mevcut olan gelir dağılımı eşitsizliğinin insanı insanlığından utandıracak derecede uçurum boyutunda olması zekat konusunda yaşanan ve yaşanmakta olan akıl tutulmasının can acıtıcı göstergesidir.
Zekat gibi dinsel bir kuruma rağmen kimi İslam toplumlarının varsıllık bakımından zirvede olması kimilerinin ise yoksulluktan da öte açlık ve sefalet içerisinde bulunması yaşanmakta olan İslam’ın Kur’an’ın ve Hazreti Muhammed’in İslam’ı olmadığını gözler önüne sermektedir. ( Mustafa Cemil KILIÇ, Alevi İbadetlerinin İslam’daki Yeri, Etik Yayınları, 2007, s. 82.)
Hac
Sünni İslam’ın temel ibadet şekillerinden biri olan hac ibadeti konusunda da Sünni ekoller arasında tam bir görüş birliği yoktur.

Hac sözcüğü anlam itibariyle ziyaret demektir. Kelimenin terim anlamı herhangi kutsal bir yeri belli kurallar çerçevesinde ziyaret etmektir. Ortodoks İslam literatüründe ise Kabe’yi belli kurallara uyarak ve belli ritüeller çerçevesinde ziyaret etmeye hac denmektedir.

Kabe’yi ziyaret etmek suretiyle hac ibadeti yapmak İslam öncesi dönemden kalma bir Arap geleneğidir. Hanif yada müşrik tüm Araplarca Kabe, kutsal bir mekan olarak görülmekteydi. Hac sırasındaki en önemli dinsel ritüellerden biri olan tavaf yani Kabe’nin etrafında dönmek de İslam öncesinden kalma bir ritüeldir. İslam öncesinde hacca gelen Araplar Kabe’nin etrafında çıplak bir vaziyette tavaf ederlerdi.

İslam diniyle birlikte hac ibadeti de bir kısım yeni düzenlemelerle devam ettirildi.
Tüm ibadetlerde olduğu gibi hac ibadetinde de zamanla bir kısım yeniliklere ve değişikliklere gidilmiştir. Hac ibadetinin yapılması sırasında mezhepler arası kimi farklılıklar da göstermektedir ki, hiçbir ibadette olmadığı gibi hac ibadetinde de değişmez kurallar yoktur.

Sözgelimi, Kur’an’ın ifadesine göre hac “bilinen aylarda” yapılması gereken bir ibadet iken uygulamada birkaç güne çekilmiştir. Bu durum kimi değişikliklerin yapılabileceğinin göstergelerinden biridir. Nitekim haccın zamanı konusunda bir değişikliğin yapılmış olduğu uygulamayla sabittir.
Yine hacca davetin yer aldığı ayette insanlardan hacca “yaya olarak yada yorgunluktan incelmiş develer üzerinde derin vadilerden geçerek “ gelinmesi istenirken hiç kimse bu isteğe uymamaktadır. Çünkü denilmektedir ki, “ önemli olan hacca gidip ibadet etmektir. Hacca gitmek için kullanılacak araçların önemi yoktur.” Bu yaklaşım doğru ve mantıklıdır. Aslında bu yaklaşım Alevi inancının özünün dayandığı bir ilkeyi de dile getirmektedir. Alevi inancına göre ibadetlerde şeklin, zamanın vb. vasıtaların önemi yoktur. Önemli olan Allah için ibadet etmektir.

Fakat biz burada konumuz gereği Sünni ekoller arasında hac ibadetine ilişkin var olan ihtilafları ele alıp kimi örnekler sunacağız.

“ Hak mezhep” söylemiyle yüceltilen Sünni ekollerin hac konusundaki en derin görüş ayrılığı haccın farzlarının sayısı konusundadır.

Buna göre Hanefiler haccın 2 farzı ( ihrama girip Arafat’ta vakfe yapmak ve Kabe’yi tavaf etmek ) olduğu görüşündeyken Malikiler bu şartları 4′e, Şafiiler 5′e, Hanbeliler ise 4′e çıkarmaktadır.

Sözgelimi, Safa ile Merve tepeleri arasında koşar adımlarla yürümek Hanefilerde vacip iken öbür Sünni ekoller bu ritüeli haccın farzlarından görmektedirler.

Ebu Hanife ve İmam-ı Malik’e göre sağlıklı olmayan kimseler hac yapmakla yükümlü değildir. Dolayısıyla yerlerine vekil göndermeleri de gerekmez.

Hanefi imamlarından Ebu Yusuf Ve Muhammed ile İmam Şafii ve Hanbeli hukukçularına göre ise sağlığı yerinde olmayanlar yerlerine vekil göndermeli veya bunu vasiyet etmelidirler.
Hanbeli ve Hanefi mezhebine göre kadınlar yanlarında kocaları olmadan hacca gidemezler. Oysa Şafii ve Maliki mezhebine göre ise gidebilirler.

Şeytan taşlarken atılan taşın cemreye düşmemesi Hanefilerde caiz iken öbür mezheplerde caiz değildir.
Ayrıntılara girildikçe çelişki ve görüş ayrılıklarının sayısı bir hayli artmaktadır. Ancak yukarıda sıraladığımız farklılıklar konunun anlaşılması açısından bizce kifayet göstermektedir.

Hac ile ilgili olarak dikkat çekici bir konu olarak gördüğümüz umre ibadeti de ihtilaf sebepleri arasında yer almaktadır. Şafii mezhebi umre ibadetini de hac gibi farz olarak görmektedir. Oysa Hanefilerde umre farz değildir. Sünnet olarak telakki edilmektedir.

Öbür ibadetleri ele alırken yaptığımız gibi Alevi inancının hac ibadeti konusundaki tutumuna da kısaca değinmek yerinde olacaktır.

Hacca gidip Kabe’yi ziyaret ederek Allah’ın evini ziyaret ettiklerini düşünen insanlara Alevi uluları yüzyıllardır Allah’ın gerçek evinin insanların kalbi olduğu gerçeğini haykırıyor.

Alevilik, Türkmen mistisizmi ile örülmüş bir inanç olarak hemen hemen her dinsel konuda olduğu gibi hac ibadeti konusunda da batıni / içsel yorumlarıyla vücut bulmaktadır. Bu açıdan bakıldığında belli bir şekle dökülmüş / kalıplara hapsedilmiş bir ibadet batıni bir dinsel yaşantıyı benimseyenler için kuşkusuz tatminkar olmayacaktır.
Alevi ve Bektaşiler için Kabe kutsal bir mekandır. Her şeyden evvel Hazreti İmam Ali’nin zahir alemine geldiği / doğduğu bir mekan olarak da kabul edildiğinden Kabe Aleviler için kutsallığında kuşku bulunmayan bir binadır. Kaldı ki Alevi inancına göre tüm ibadethaneler kutsal ve saygındır. Kabe, zahir aleminde Tanrı’nın evidir. Ancak batında Allah’ın evi hiç kuşku yok ki insanın kalbidir.

İşte bu nedenle büyük Alevi ozanı Yunus Emre;

“Çalış, kazan, ye, yedir.

Bir gönül ele getir.

Yüz Kabe’den yeğrektir.

Bir gönül ziyareti…”
Demektedir. Yine Yunus Emre bir başka nefesinde ise şöyle demektedir:

“Yunus Emre der ey hoca

İstersen var bin hacca

Hepsinden iyice

Bir gönüle girmektir…”
Aleviler Allah rızası için bir yolculuğa çıkıp belli kutsal mekanları ziyaret etmek suretiyle de hac ibadetlerini yerine getirdiklerine inanırlar. Bu maksatla her yıl yüz binlerce Alevi Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesindeki Hünkar’ın türbe ve dergahını ziyaret etmekte, orada dua edip kurban kesmekte, düzenlenen cem ayinlerine katılmaktadırlar. Ayrıca haccın ruhuna tam bir uygunluk içerisinde Hacıbektaş’ta paneller ve konferanslar da düzenlenmektedir.

Bu husustaki görüşlerimizi büyük Türkmen piri Hünkar Hacıbektaş Veli’nin görkemli sözleriyle sonlandıralım:
Hararet nardadır, sacda değil.

Keramet baştadır, tacda değil.

Her ne ararsan kendinde ara,

Mekke’de Kudüs’te, hacda değil…

Sünni Mezheplerin İnançsal Çelişkilerine İlişkin Birkaç Örnek

Sünni ekollerin ihtilafları sadece ibadetler konusunda değildir. İnanca ilişkin kimi konularda da derin görüş ayrılıkları mevcuttur.

Fıkhi ve ameli açıdan dörde ayrılan ( Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli ) Sünnilik, itikadi açıdan da iki ana ekole ayrılmaktadır.

İtikadi anlamda Sünni ekoller; Maturdilik ve Eş’arilik’tir.

Matüridî ile Eş’ari mezhepleri arasındaki başlıca fikir ayrılıkları şunlardır:

İnsanın İradesi / Cüz’i İrade:

Eş’arilere göre cüz’i iradeyi Allah yaratır. Matüridîlere göre ise cüz’i iradeyi Allah yaratmaz. Bu yaklaşım Eş’arilerin cebri çizgiye kaydıklarını gösteriyor.

İyi ve Kötü / Hüsün ve Kubuh:

Eş’arilere göre hüsün ve kubuh, yani bir şeyin iyi veya kötü olduğu aklen bilinemez. Hüsün ve kubuh, Allah’ın emir ve nehiyleriyle bilinir. Allah bir şeyi emrettiyse o şey iyidir. Allah bir şeyi yasak etti ise o şey kötüdür.

Matüridîlere göre ise hüsün ve kubuh akıl ile idrak olunur. Emir ve nehiy bir şeyin iyi veya kötü olduğuna delalet eder. Herhangi bir şey iyi ise Allah onu emretmiştir. Kötü ise Allah onu yasak etmiştir. Matüridilerin akla önem verdiklerinin göstergelerinden biri olan bu yaklaşım gerçekten dikkat çekicidir.

Allah’ı Tanıma:

Eş’ariler, Allah’ı tanımanın şer’an vacip olduğunu söylerler. Matüridîler ise Allah’ı tanımanın aklen vacip olduğu fikrindedirler. Bu konuda Eş’ari anlayış kendisine herhangi bir uyarıcı / peygamber vs. gelmeyen bir kişinin aklıyla Allah’ı tanımasının ve ona iman etmesinin zaruri olmadığını belirtirler. Maturidiler ise kendisine peygamber / uyarıcı ulaşmayan kişilerin de akıl yoluyla Tanrı’yı tanımakla yükümlü olduklarını ileri sürerler.

Tekvin:

Eş’ariler tekvini itibarî bir sıfat olarak kabul ederler. Hakikî sıfat olarak kabul etmezler. Matüridîler ise tekvinin, kudret ve irade gibi hakiki bir sıfat olduğunu söylerler.

Kula Gücü Yetmeyecek Şeyleri Yükleme :

Eş’arilere göre Tanrı’nın kula gücünün yetmeyeceği şeyleri yüklemesi caizdir. Sözgelimi, cisimleri yaratmak gibi. Matüridîlere göre ise Allah’ın kulunu gücü yetmeyeceği şeylerle yükümlü kılması caiz değildir.

İlliyet ve Hikmet:

Eş’ariler, “Allah’ın fiilleri için neden aranamaz” derler. Onun fiilleri hikmet ile bağlı da değildir. Çünkü Allah yaptığından sorumlu değildir. Sorumlu olan kullardır.

Matüridîlere göre Allah abesten / boş işten münezzehtir. Allah’ın fiilleri hikmeti gereği meydana gelir. Çünkü Allah Hakîm / hikmet sahibidir, Alîm / bilicidir. Allah tekvini / yaratılışa ilişkin fiilerinde ve teklifî yükümlülüğe dair hükümlerinde hikmetini gösterdi ve irade etti. Hasılı Allah’ın fiileri hikmeti ile bağlıdır ve fiiller bir sebebe bağlıdır. Bu Allah’ın abesle meşgul olmamasının gereğidir. Allah yaptıklarından sorumlu değildir.

Ezelde Ma’duma Hitap:

Eşariliğe göre ma’duma ezelde ilahî hitap taalluk eder. Buna göre Allah ezelde Mükellim’dir. Matüridîlğe göre ise Allah ezelde Mükellim değildir. Çünkü ma’duma ezelde ilahi hitap taalluk etmez.

Nübüvvet İçin Cinsiyet:

Eş’arilere göre nübüvvet / peygamberlik için erkeklik şart değildir, kadınlar da peygamber / nebi olabilirler. Nitekim Meryem, Asiye, Sare, Hacer, Havva ve Hz. Musa’nın annesi nebidirler. Matüridîlere göre ise nübüvvetin şartlarından birisi erkek olmaktır. Kadınlar nebi olamazlar.

İbadetin İfası:

Eş’ariler müslüman olmayanların da ibadetle yükümlü olduğu görüşündedirler. Onlara göre gayri müslimler bu nedenle de ceza görürler. Matüridîler ise, müslüman olmayanların ibadeti ifa ile yükümlü almadıkları görüşündedirler. Onlar küfürden / kafirliklerinden dolayı ceza görürler ve fakat ibadeti ifa etmedikleri için cezaya çarptırılmazlar.

Dinden Dönme / İrtidat:

Eş’arilerce mürted yeniden imana dönerse amelleri de avdet eder. Matüridîlere göre ise mürted imana dönse de amelleri avdet etmez. Yani Eş’ari anlayışta bir kimse dinden dönüp tekrar imana geldiğinde önceki ibadetleri de geçerlidir. Oysa Maturidiler bunu kabul etmezler. Kii imana dönse bile ibadetleri dönmez.

Korku ve Umutsuzlukla Yapılan Tevbe / Tevbe-i ye’s:

Eş’arilerce tevbe-i ye’s makbüldür. Maturilere göre ise makbul değildir.

Kur’ân:

Eş’arilerce Kur’ân’ın bazı âyetleri, bazılarından büyüktür. Matüridîlere göre ise, büyük

olamaz.

Sünni ekoller inanç konusunda bile ittifak halinde değillerdir. Buna karşın yine de Alevi toplulukların kendi aralarındaki kimi farklılıklarını temel alarak “ Hangi Alevilik ? “ söylemiyle Aleviliğin homojen bir inançsal kimlik olmadığı yönünde bir propagandanın failliğini yüklenen Ortodoks / Sünni çevreler bulunmaktadır.

Oysa şurası bir gerçek ki Aleviler arasında Sünni inançta olmadığı kadar inançsal ve seremonik bir birliktelik vardır. “ Tek Bir Alevilik Vardır “ başlıklı çalışmamızda da ortaya koyduğumuz üzere Aleviliğin inançsal ve seremonik bütünlüğünün ana omurgasını oluşturan unsurlar olması bakımından aşağıdaki tümceleri tekraren sunmayı yararlı görüyoruz;

Alevilerin ibadeti ayin - i cemdir. Namaz değil !

Alevilerin orucu Muharem’dir. Ramazan değil !

Alevilerin ibadet yeri cem evleridir. Camiler değil !

Alevilerin inanç önderleri dedeler ve babalardır. Mollalar değil !

Alevilere göre okunacak en büyük kitap insandır !

Alevilere göre insan Konuşan Kur’an’dır !

Alevilere göre bağlama TELLİ KUR’AN’DIR !

Alevilere göre devriye ve tenasüh haktır !

Alevilere göre semah Hazreti Muhammed’in müminlere armağan ettiği bir ibadettir.

Alevilere göre Hazreti Muhammed nebi, Hazreti Ali velidir.

Alevilere göre Hazreti İmam Ali tanrısal bir kimliğe sahiptir.

Aleviler taştan bir binaya değil insana secde ederler.

Tüm bunlara karşın yine de büyük bir alçak gönüllülük örneği olarak Alevilerce ifade edildiği üzere “ Yol bir, sürek bin birdir. “
Sünni inanç arasında çıkan yeni ekolleşmeler gün geçtikçe artmaktadır. Bunlardan biri de Vahhabilik akımıdır. Vahhabiler kendilerini Hanbeli olarak görseler de radikal yorum ve tutumları nedeniyle İslam dünyasındaki en aykırı dinsel akımlardan biri durumundadırlar. Vahhabilik yer yer koyu bir Arap milliyetçiliği düşüncesiyle yoğrularak Araplığa dair pek çok unsuru da İslam’a dahil kabul edebilmektedir.

Bugün dünyadaki İslam radikalizminin en büyük temsilcisi olan “ El kaide “ örgütü ve bu örgütle aynı doğrultuda olan “ Taliban “ adlı hareket Vahhabi çizgidedir. Türk ülkelerinden Özbekistan’da oldukça etkiye sahip “ Hizb-ut’ tahrir “ adlı örgüt de yöntem olarak farklılaşsa da aynı dinsel anlayışa sahiptir.

İlk bakışta fıkhi / ameli veya itikadi bir akım gibi görülmeyen pek çok siyasal İslamcı akım da aslında yeni ekolleşmelerin / mezhepleşmelerin temelini teşkil etmektedir. Her yeni akım yeni bir dinsel anlayış geliştirmekte ve bu anlayışlar zamanla mezhep haline gelebilme potansiyelini taşımaktadır. Bu bağlamda Mısır ve Suriye’de etkili olan “ İhvan - ı Müslimin ” ile Pakistan, Afganistan ve Hindistan gibi ülkelerde destek bulan “ Tebliğ Cemaati “ adlı yapılanmaları zikretmek yerinde olacaktır.

Sünni dinsel anlayış, Türkiye’de de geleneksel ameli / fıkhi ve itikadi mezheplerin dışında yeni ekolleşmelere sahne olmaktadır. Bu ekolleşmeler de git gide mezhepsel bir kimlik kazanma noktasına doğru ilerlemektedir.
Söze konu ekolleşmelerde ( cemaat ve tarikatlar ) yer yer farklı ibadet biçimlerine rastlanmaktadır. Namazlarda çok küçük de olsa kimi farklı şekiller uygulanmakta ve farklı dualar okunmaktadır. Namazların dışında her cemaat ve tarikatın kendine özgü ayrı ibadetleri de vardır. Bu da Sünnilikteki ekolleşme ve bölünmenin artmakta ve Sünniliğin hızla çeşitlenmekte olduğunu göstermektedir.

Türkiye’deki pek çok Sünni cemaat mensubu kendi camisi dışında başka bir camide başka bir cemaate mensup imamın ardında namaz kılmamayı tercih etmektedir. Cemaatler birbirlerine ve birbirlerinin liderlerine karşı kuşkular duymaktadırlar.
Sözgelimi Süleymancılar olarak bilinen topluluk / cemaat Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından atanan imaların ardında namaz kılmayı reddetmektedirler. İmam Hatip Liseleri mezunlarının imamlığını geçerli görmemektedirler.
Yine Fethullah Gülen hareketinin diğer “nurcu“ akımlar tarafından pek de hoş karşılanmadığı bilinmekte hatta Haydar Baş önderliğindeki Kadiri çizgideki tarikat Fethullah Gülen’i, gizli Hristiyan olarak niteleyip Gülen hareketi tarafından kotarılan “dinler arası diyalog” söylemini Türkiye’nin Hristiyanlaştırılması operasyonu biçiminde telakki etmektedir.

Tüm bunlar ortadayken Alevileri Sünniliğe çağırmakta olanlara sormak gerekir:
Aleviler hangi Sünniliğe itibar etsinler ? Sünnilik denilen yekpare bir dinsel anlayış mevcut mudur ki ona itibar edilsin ?

Alevi olup da Sünniliğe meyledenler varsa onlara da şunu soralım:

Kendi aralarında bile bu denli çelişkilere sahip olan Sünni akımların hangisini tercih edeceksiniz de hidayete ereceksiniz ? Diyelim ki birini tercih ettiniz yine de dalaletten kurtulmuş olmayacaksınız. Zira öbür Sünni ekoller kendilerinden olmadığınız için sizi yine sapkın, fasık yahut günahkar olarak görmeye devam edeceklerdir.

O halde biliniz ki yol Hak Muhammed Ali yoludur…

Yol, Baba resul, İlyas ve İshak Babaların yoludur.

Yol, Hacı Bektaş -ı Velilerin, Şeyh Bedrettinlerin, Pir Sultanların yoludur.

Yol, Sarı Saltukların, Otman Babaların, Nesimilerin, Fuzulilerin yoludur.

Yol, büyük Türkmen başbuğu Şah İsmail Hatai hazretlerinin KIZILBAŞLIK yoludur !
Ve her türlü kuşkudan sıyrılarak Hazreti İmam Ali’miz gibi diyelim ki;

Yol cümleden uludur !

MUSTAFA CEMİL KILIÇ

İLAHİYATÇI / SOSYOLOG

23.02.2008

www.erenlermeydani.com Alevi Haber Merkezi

3 Yorum yapılmış “Mustafa Cemil Kılıç : Hangi Sünnilik?”

  1. Abbas Alemdar Demişki:

    Bu adam sunninin ta kendisidir. Alevi falan değildir. Tek amacı vardır Aelvi olarak görünüp Aleviliği özünden gerçek İslam’dan Muhammed Ali Muhammed İslamından uzaklaştırmaktır. İnanmayın bu adama. kendisi sunnidir. Ve bir ajandır.

  2. Celal Abbas ÇİÇEK Demişki:

    Öncelikle, okuyucuların daha dikkatli okuyup, konuyu anamalarını, konuyu anlamadan konu ve araştırmacısı/yazarı hakkında yorum yapmamalarını dilerim.

    Sayın Mustafa Cemil KILIÇ bey,
    Rıza Şehrinde “… her cuma günü tanışmak, dost edinmek isteyenler toplanır. …” toplantıların cuma günü yapılması, Cumhuriyetten önce resmî tatil gününü cuma günü olmasından mıdır?
    Saygılar sunarım.

  3. Abbas Alemdar Demişki:

    Anlaşılan birileri bu adamı pek iyi tanımıyor.

Yorum yapın