Şub
25th

Murat Kantekin : Hubyar Ocağının Tarihsel Süreci

Files under Alevi Haber Merkezi, Alevilik, Murat Kantekin | Posted by Alevi Haber

Murat Kantekin : Hubyar Ocağının Tarihsel Süreci
Ocağın kurucusu olarak Hubyar Sultan

Murat Kantekin'in Son Yazısına gitmek için tıklayınızHubyar Sultan’ın tarihsel sürecinden bahseden bizler, ona “Hubyar” (Farsca: Sevgili dost, can yar) ismini Hace Bektaş-ı Veli’nin (1209/10-1271/3) koyduğunu söylemekteyiz. Gerçeği de böyledir. Horasan’da Yesevi Dergahı’nda Pir Ahmet Yesevi‘nin öğrencisi Lokman Parande‘den ders alan Hace Bektaş’ı Veli ve Hubyar Sultan diğer Horasan Erenleri ile birlikte Anadolu’ya gelmişlerdir. Bu süreçte o zamanki adı Suluca Karahöyük olan (Bugün Hacıbektaş ilçesi) yerde Hace Bektaş-ı Veli, Horasan Erenleri’nin piri olarak onları Anadolu’nun değişik yerlerine göndermiştir. Asıl adı “Ahmet” olan Hubyar Sultan‘a da “Hubyar’ımsın” diye sarılarak onu da görevlendirmiştir. Bu gerçek, Hubyar cemlerinde “Hubyar’ımsın dedi, sarıldı Veli” isimli deyişle hâla vurgulanmaktadır.hubyar_sultan.jpg

Oğuz Türklerinin Beydilli Boyu’nun lideri konumundaki Hubyar Sultan, küçük yaşta Ahmet Yesevi Dergahı’na gelerek orada Pir Hace Ahmet Yesevi’nin öğrencisi ve halifesi olan Lokman Parânde’den ders almaya başlar. 1103 yılında Yesi şehrinde Hz. Ali’nin (598 – 661) oğlu Muhammet Hanefi’nin (öl:700) kız torunlarından Fatma Bibi’den (öl: 1107) dünyaya gelip 1228 yılında yine Yesi’de 125 yaşında Haka yürüyen Ahmet Yesevi’nin dergahta bizzat ilgilendiği yaşı küçük bir seyit olduğu varsayılan Hubyar Sultan’ın asıl adı da Piri gibi Ahmet’tir. Her ne kadar yaygın kanı, Hubyar Sultan’a, “Hubyar” adını Hace Bektaş-ı Veli’nin verdiği yönünde ise de anlatılan bir başka söylencede, bu ismin bizzat Pir Ahmet Yesevi tarafından verildiğidir. Ahmet Yesevi bir gün dergahta cem yürütürken dara duran genç Seyit Ahmet (Hubyar Sultan) sitemden geçerek aklanmıştır. “99 bin Türkistan Ereni’nin Piri” Ahmet Yesevi, Dergahın öğrencisi Ahmet’e, “Bundan sonra senin adın Hubyar olsun” der ve cem evinin ocağında yanmakta olan çam ökseğisini (ocakta alev içinde yanan ağaç) bacadan atarak, “Bu ökseğinin düştüğü yer, Rum diyarında Balışıh yöresi. Git, orayı irşat et ve Sultanlığını kur” der. Bunun üzerine “Hubyar” adını alan seyit Ahmet pirinin elini öperek Rum diyarına yani Anadolu’ya doğru yola çıkar.

Hubyar Ocağının 1. Kuruluş Dönemi

devamı…

77 bin Horasan Ereni’nin Piri konumunda olarak Anadolu’ya gelen Hace Bektaş-ı Veli’nin pirliği Velayetname’de şöyle anlatılmaktadır; Horasan Erenleri Meclisi’ne Pir Ahmet Yesevi’yi davet etmek için 7 derviş gönderilir. Turna donunda Türkistan’a doğru uçan dervişlerin haberini alan Ahmet Yesevi ve halifeleri de turna donuna girerler ve kendilerine doğru gelen dervişlere doğru uçarlar. Semerkand sınırında bulunan Amû- Derya isimli taşkın suyun üzerine konarlar. Burada 77 bin Horasan Ereni’nin Piri Hace Bektaş ve diğer dervişler 99 bin Türkistan Piri’nin Piri Ahmet Yesevi’nin ayaklarına niyaz ederler. Daha sonra Pir Ahmet Yesevi ve halifeleri Türkistan’a, Horasan Erenleri’de Horasan’a dönerler. Belirli bir zaman sonra Ahmet Yesevi, Muhammet Ali ve 8. İmam, İmam Ali Rıza’dan kendisine kadar gelen “tac, hırka, çerağ, sofra, âlem, seccade”yi Hâce Bektaş’a verip şöyle der, “Var seni Rum’a saldık. Suluca Kara Höyük’ü sana yurt verdik. Rum Abdalları’na seni baş yaptık. Rum’da gerçekler, budalalar, sarhoşlar çoktur. Artık hiçbir yerde eğlenme, hemen yürü!.” Bunun üzerine Hace Bektaş-ı Veli güvercin donuna bürünerek Rum’a (Anadolu’ya) gelir. O sırada Moğol istilasından kaynaklı olarak karışıklık içerisinde olan Anadolu’ya gelen Hace Bektaş, diğer Horasan Erenlerini etrafında toplayarak her birini değişik yöreleri irşat etmekle görevlendirir. İşte az yukarıda bahsettiğim ve “Hubyar Sultan’a ‘Hubyar’ adını Ahmet Yesevi’nin verdiği öngörülüyor” dediğim söylence burada da Hace Bektaş Veli için anlatılmaktadır. Günümüzde dahi bir çok Hubyar Dedesi, Hace Bektaş-ı Veli’nin Horasan Erenleri’ne irşat görevi verirken Hubyar Sultan’a “Hubyar’ımsın” diye sarıldığını söylemektedir. İsmail Onarlı ve Ali Kenanoğlu tarafından 2002 yılında kaleme alınan “Hubyar Sultan Ocağı ve Beydilli Sıraç Türkmenleri” (1) isimli kitapta, bu konu Hubyar Ocağı Dedelerinden Bektaş Ali Temel’e dayandırılarak şöyle anlatılmaktadır; “…Görgü Cemi mühürlendi; görüm sorum yapıldı. Hak-Muhammed-Ali adalet meydanı kurdular. Hubyar Sultan, Hünkâr Hâce Bektaş-ı Veli’nin “Dâr”ına durdu. “Özüm dârda yüzüm yerde, gönlüm er-Hak meydanında, elim pirde, dilim mürüvetde” dedi. Hacı Bektaş-ı Veli, Sultan Hubyarı’ı gördü, sordu, yolunu yürüttü. Üç tarık; “Pençe-i Ali Abâ” çaldı. Ol anda, Hubyar’ın bedeninde çok fena zahım yemiş kılıç izleri gördü. “Hubyar’ım sen Ali gibi yara almışsın” dedi, sarıldı…
Hünkar, Hubyar’ı çağırdı dâra,
Üç defa tarık çalınca açıldı yara.
Bektaş-ı Veli de erince sırra,
Mail canın vurduğu yara demediler mi?
“Lepbeyik lepbeyiksin” deyince Veli
İsmi cismi canım cananım Ali’yi gördü.
Bu gizli hali ismine Hubyar’sın demediler mi.

…Yenguzu sela nefsihi ve men effe bima ahada aleyhullahi feseyyütiyhi ecren azim. Ol zaman ordaki halife erler yoldan taksim dilediler. Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli, 12 Ocağı belde belde herkese taksimat yaptı. Cem-i cemaat önünde yanan ulu ateşten vilayetiyle korları aldı. Mühit mühit attı. Herkes korların düştüğü memlekete gitmeye karar kıldı. Fakat dört kapının biri olan Tarikat-ı Nazenin yolu ortada duruyordu. Herkes o yola göz koydu. Fakat Hz. Hünkar, kim sağ solukta ve ikrarında kadim durabilirse, yol ol erin hakkıdır, dedi. Cümle talebeler, erler sağ soluğa oturdular. Hubyar’dan başkası sağ solukta duramadı. Hubyar Sultan taksimde talip almadı. Yolu aldı. Hubyar’ın nurunu gören Hubyar’a talip oldu. Öbürleri taksimini nasibini alıp mekanlarına dağıldılar. Ol anda muhabbet esnasında avucunun içinde nübüvet mühürlü bir yeşil tek el göründü. Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli, Hubyar’ım bu tek ol Hızır eşliğinde, dedi. Tozanlının başında Tekeli yaylası var. Senin yaylan orası olsun. Köyün de bu kor parçası nereye düşerse ora olsun, dedi. Nutuf etti. Ordan bir kor aldı attı. Tekeli yaylasının altında eski ismi Balışıh köyü, şimdiki ismi Hubyar köyü denen yere düştü. Bir ulu ucu yanık çam ağacı oldu. Oranın ismini Hızır Sersem koydular. Hala o çam ağacının belirli durum noktası mevcuttur. Tekeli dağı iki bin altı yüz kırk altı rakıma sahiptir…”
Geçmişte kimi Hubyar’lı dedeler, Hubyar Sultan ile Pir Ahmet Yesevi’nin aslında aynı kişi olduklarını savlamışlardır. (2) Fakat bu sadece bir söylenceden ibarettir. Yine burada da Pir Ahmet Yesevi ile Hace Bektaş-ı Veli’nin Hubyar Sultan’a ismini verme durumları birleştirilmiş, birlikte anlatılır bir duruma gelmiştir.
Yeri gelmişken bir noktanın altını özellikle çizmek istiyorum; Hubyar Ocağı konusunda kişisel düşünümlerini belirten kimi canlar Hubyar Sultan’ı yok saymakta, aslında böyle bir kişi olmadığını ileri sürmektedirler. Onlara göre Hubyar tarihi 1520’li yıllarla yani 16 y.y.’la başlar.
Hubyar hakkında görüş ileri sürülürken başvurulan bir başka nokta ise geleneksel söylencelerdir. Bu söylencelerde Hubyar, hem Hace Bektaş-ı Veli ile çağdaş gösterilmekte hem de İstanbul’a gitmesinden, padişah fermanı almasından bahsedilmektedir. Bu durum ancak, “Hubyar 300 yılı aşkın yaşadı” tezi ile savunulabilir ki bunun da nekadar tutarlı, akılcı olduğu ortadadır. Şunu çok net ifade edebiliriz ki geçmişte 2 Hubyar vardır.
Selçuklu Hükümdarı II.Kılıç Arslan’ın (1156 – 1192) ölümünün ardından çocukları arasında taht kavgası baş gösterir. İzzettin Keykavus’un hükümdar olmasını kabul etmeyen kardeşi Alaattin Keykubat başkaldırır. Bunun üzerine İzzettin Keykavus, kardeşi Alaeddin Keykubat’ı Ankara Kalesi’nde yakalayarak Malatya’nın doğusundaki Mişar Kalesi’ne gönderir. Bu durumu Araştırmacı Yazar İsmail Onarlı (3) şöyle aktarmaktadır; “Mukaddas Dağı (Eşraf Briha Dağı)’ndaki Mar Ahron manastırının altındaki Masara (Muşar) Kalesine mahpus edilen Alaeddin Keykubat bilahere yine aynı yöredeki Kezirbet Kalesi’ne nakledilir. Abu’l-Farac, İbn-i Bibi olayı vermektedirler. Müverrih Ebu’l-Fida ve İbn Vasil Olay tarihini 609 (1212) olarak vermekteler.
Bugünkü Hasan Dağı dediğimiz yörenin, Muşar ve Kezirbet Kalelerinin yönetimi o devirde Şeyh Hasan’ın elindedir .Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus çok güvendiği için Alaeddin Keykubat’i kalebent olarak Şeyh Hasan’ın kontrolüne bırakmıştır. Keykavus’un ölümünden sonra oğlu olmadığından, Kezirbet kalesinde hapiste olan kardeşi Keykubat buradan çıkarılarak, vezirler ve beyler tarafından Selçuklu tahtına oturtulur.”
Babasının sağlığında Tokat’ta 6 yıl boyunca emirlik yaparken bölgedeki Alevi dergahları, dervişleri ve Alevi halkla yakın ilişki kuran Alaattin Keykubat, tutsaklığı döneminde de Şeyh Hasan’ın denetiminde olduğu için Alevi kitleye iyice yaklaşmıştır. 1302 tarihli “Sivas Vilayet Salnamesi” Selçuklu Hükümdarı Alaattin Keykubat’ın Koçkiri Kazası’nın Tekye – Tekke Karyesine geldiğini belirtmektedir. Keykubat burada Şeyh Merziban-ı Veli Tekkesine geniş bir arazi vakfetmiştir. Bunların dışında Alaattin Keykubat’ın diğer bir çok yörede de Alevilere bir takım bağışlarda bulunduğu vurgulanmaktadır. Yine Şeyh Hasan Dede’nin kardeşi Şeyh Ahmet Dede’de Alaattin Keykubat’ın kız kardeşi Taçlı Kız – Ayan Hatun (Gevher Ana) ile evlidir.

hdergah1.JPG
Alanya Kalesini fethetmek için giden Alaattin Keykubat’ın yanında yine çok sayıda Alevi Türkmen vardır. Bunların önemli kısmını da Hubyar Sultan’ın önderliğindeki Beydilli aşireti oluşturmaktadır. Tokat’ta kaldığı süre içerisinde Beydilli Türkmenleri ile yakın ilişki kuran Alaattin Keykubat, bu ilişkilerini hükümdarlığı sürecinde de devam ettirmiştir. Kimi söylencelerde Hubyar Sultan’ın 11 yıl boyunca Alanya bölgesinde ikamet ettiği ileri sürülmektedir. Bu noktaya dayanak olarak da Osmanlı Arşivlerine göre Konya Sancağı Turgutlu Kazası’nda “Hubyar”, “Hubyarlı”, “Hubyarlu” adıyla anılan cemaatlerin varlığı gösterilmektedir. Bu isimler Cevdet Türkay’ın “Osmanlı İmparatorluğu’nda Oymak, Aşiret ve Cemaatler” adlı eserinde de yer almaktadır. Bu cemaatlerin de Alanya Kuşatması sırasında bölgeye giden Beydilli Türkmenleri olduğu ve orada iskana tabi tutuldukları varsayılmaktadır.
Hubyar Sultan’ın Anadolu’da bulunduğu dönem, Baba İlyas’ın yönlendirmesi ile Baba İshak’ın önderliğinde yapılan Babai Ayaklanması’nın olduğu süreçtir.
1237 yılında ölen Selçuklu Hükümdarı Alaattin Keykubat’ın ardından tahta çıkan II. Gıyasettin Keyhüsrev döneminde ülke başıboş bir yönetim sürecine girmişti. Merkezi idarenin zayıflığı, halkı vergiye boğması, feodal toprak ağalarının güçlenmesi ile halk arasında bir hoşnutsuzluk baş göstermişti. Bu süreçte Amasya’da dergahı olan Şeyh Ebu’l-Beka Baba İlyâs-i Horasanî 60 Türkmen Dedesi – Babası ile bu ayaklanmayı organize etmiş başına da o sırada Suriye bölgesi’nde olan Baba İshak’ı atamıştı.
İlk sürecinde başarılı olan Babai ayaklanması önce Baba İlyas’ın ardından da Baba İshak’ın Selçuklu ordusunca öldürülmesi ile başarısızlığa uğramıştı.

Ayna Dola Dede ve Hubyar Sultan aynı kişi mi?

Gazeteci Yazar Rıza Zelyut (4) ise kısa süre önce şahsıma bir makale gönderdi. Sn. Zelyut, 1360 yılında Hakka yürüyen Elvan Çelebi’nin yazdığı “Menakıbül Kudsiyye fi Menasıb ül Ünsiyye” adlı eserin Ayna Dola Dede ile ilgili kısmını kaynak göstererek aslında Ayna Dola Dede ile Hubyar Sultan’ın aynı kişi olduğunu vurgulamakta.
1240 yılında yapılan Babaî Ayaklanması sırasında Tokat’ta bir dergahı bulunan Ayna Dola Dede’de Baba İlyas’ın yönlendirmesi ile Baba İshak’ın komuta ettiği ve “Ayaklanmanın Beyin Takımı” diye tabir edebileceğimiz yaklaşık 60 Türkmen Dede ve Babasından biridir. Baba İlyas’ın öğrencisi olduğu öngörülen Ayna Dola Dede şiddetle Baba İlyas’ı tutmaktadır.
Ayna Dola Dede’nin bu düşüncesini öğrenen Selçuklu Hükümdarı II. Gıyasettin Keyhüsrev’in adamları kendisine “Şeyhi bırak, Baba İlyas’ı terk et, böylece idamdan kurtul” demişlerdir. Ayna Dola Dede, bu tehditleri ve istekleri dikkate almaz, direnir. “Şeyh’ten –Baba İlyas’tan- bir nefes bile vazgeçmem!” der. Bunun üzerine kendisi ve ashabı (sıkı yandaşları) zindana atılır ve burada zulüm görür. Dede, fikrinden vazgeçmeyince Tokat’ta meydanda öldürülmesine karar verilir. Serhengler (Çavuşlar, dönemin jandarması) gidip zindanı açarlar ve onu çıkartırlar. Padişah hükmü bildirilir. Halkın çok tuttuğu bu ulu kişinin öldürüleceği duyulunca halk meydanı doldurur. Onu izlemeye gelenler arasında Zerdüştiler (ateşetapanlar) Hıristiyanlar ve Ermeniler de bulunmaktadır. Halk üzgündür, güneşi zulüm bulutu karartmıştır.
Ayna Dola Dede (Ayn-ı din) korkusuzca öldürüleceği meydana yürür. Güvenlikçiler ona, “Şeyhi tutmadığını söyle, siyasetten –ölümden- kurtul!” diye son bir teklif daha yaparlar. Gel gör ki Ayna Dola Dede, “Biz bu yola gönlümüzle girdik, Şeyh’ten bir nefesçik bile ayrılmam!” der.
Bunun üzerine, padişahın adamları, Ayna Dola Dede’yi soyarlar, bağlarlar ve halkın gözü önünde diri diri derisini yüzerler.
“Derisi iy aziz yüzildi,
Fer yuyıldı asl düzildi”

Babalılar Ayaklanması ile ilgili birinci elden birinci sınıf olan bu eserde; Ayna Dola Dede üzerinde çok duruluyor. Bu ayaklanmada yer alan halk önderlerinin tarihi kimliği azçok aydınlanmış bulunuyor. Bu hareketi fikren destekleyenler; daha sonra karşımıza önemli isimler olarak çıkıyorlar. Fakat; Tokat’ta oturan, halkla bütünleşen; Baba İlyas’ı bütün kalbiyle destekleyen; bu uğurda canını vermeyi göze alan ve sonunda da derisi yüzülen Ayna Dola Dede, birdenbire yok oluyor. Böyle bir durum; Türkmen/Oğuz geleneğine, bu kitlelerin atalara bağlı hayat tarzlarına çok terstir. Hele hele silaha sarılmayıp inancı ve düşüncesi yüzünden derisi yüzülen birisini Türk halkının unuttuğu görülmemiştir. Alevi halk, aynı acıklı sona uğrayan Arap Hallac-ı Mansur’u, Farsi Fazlullah-ı Hurufi’yi, elbette Türkmen Seyyid İmadeddin Nesimi’yi kendisi için niyaz/saygı makamı (Dar) kabul etmiştir. Bu yüzden de Ayna Dola Dede’nin yok sayılması mümkün değildir. Gel gör ki; Selçuklu Devleti’nin katı zulmü, 1240 şartlarındaki yenilmiş Türkmen boylarını geri çekilmeye zorlamıştır. Menakıbül Kudsiye’nin yazarı Elvan Çelebi’nin üslubundan da bu korkuyu anlamak mümkün. O; soyunun isyanla ilişkisi bulunmadığını isbata çalışırken bile isyanın göbeğinde olan bir ailenin fotoğrafını sunuyor. Elvan Çelebi; atalarının şeraite bağlı olduğunu göstermeye uğraşırken bile bize; Kalenderi-Babai-Alevi Türkmen ortamının merkezdışı/heterodoks yapısını yansıtıyor.
Bu ortamda, sıkı devlet baskısı altında kalan Ayna Dola Dede yandaşları; derisi yüzülen dedeyi devletin elinin uzanamayacağı bir yere sırlamak (gömmek) gereğini duymuş olmalıdırlar. Burası da Selçuklu askerlerinin kolayca ulaşamayacakları, yandaşları rahatsız edemeyecekleri bir nokta olmalıdır ki bu da bugünkü Hubyar Köyü’dür. Tokat’ta serhengler tarafından derisi yüzülen tekke sahibi Ayna Dola’nın oraya gömülmüş olması en doğal bir durumdur. Gel gör ki bu kadar önemli bir kişinin kabri Tokat’ta olsaydı; bu bugün de bilinir; ziyaret edilirdi. Fakat, eldeki bilgilere göre, Tokat’ta Ayna Dola adlı bir makam, bir kabir de bulunmamaktadır. Bu da gösteriyor ki Ayna Dola Dede’nin naşı taliplerince alınmış; şehir dışına kaçırılmış; kuş uçmaz kervan geçmez sayılacak bir yere sırlanmıştır. Bu yüzden de Hubyar ile, Ayna Dola Dede aynı kişi olmalıdır. Yoksa, Sivas- Tokat-Amasya-Çorum-Samsun gibi bölgelerde bulunan Sıraç Türkmenleri, tarihi kişiliği bulunmayan bir uluyu kendilerine pir edinmezlerdi.
Hubyar ismi; isim değil, lakaptır. Hub; sevgi, bağlılık, güzel, iyi, hoş anlamlarına gelir. Yar ise dost, sevgili, tanıdık demektir. Hubyar: Güzel dost, iyi dost demektir. Özelde ise “Bağlı olduğumuz dostumuz/tanıdığımız” demektir. Yol (tarikat) anlamı ise “Tanrı dostu-Tanrı ile iç içeliği olan” demektir. Bu lakapta bile, Ayna Dola; Hubyar Sultan benzeşmesini hissetmek mümkün.
Ayna Dola ismi; “aynüddin” anlamına gelen Arapça ismin halk dilindeki söyleniş biçimidir. Kitabın 1643. beytininin üstünde şu başlık bulunuyor: “Sebeb-i vefat-ı Şeyh el-vasıl el-kamil Ayneddin Dede Rahmetullahı Aleyh” Aynüddin, Farsça Ayn-ı din demek. Bu da dinin gözü,kaynağı, başı anlamında açıklanabilir. Tanrı bildiriminde (dinde) pınar durumunda olan ile Hubyar’ın benzeştiğini hissetmek pekala mümkündür.
Halk dilinde Ayna Dola biçimine giren bu isim; aynı zamanda “Aynüddevle”nin halk dilinde söyleniş biçimi ile de ilgilendirilmiştir. Bu ilgiyi kuran da Elvan Çelebi’nin bizzat kendisidir.
1731. beyte diyor ki: “O, yere göğe devlettir.”
Aynüddevle de devletin gözü demektir. Devlet, batıni anlamda, siyasi organizasyonu değil, manevi alemi anlatır; bu da din alemi olarak özelleştirilebilir. Aynüddevle, dinsel konularda insanların pir gördüğü kişi demektir.
Allah’ın yakını anlamına gelen Hubyar ile; dinin başı, manevi alemin başı anlamına gelen isimler arasındaki sıcak ilişki de iki kişilik arasındaki bir bağlantıyı dolaylı olarak ortaya koyuyor.
Hubyar Sultan, Karamanoğlu Mehmet Bey tarafından Sivas’ın Hafik kazasına gönderilen ve kendisi gibi Horasan Ereni olan Yalıncak Sultan’ın kızı Gönül Ana’yla evlenir. Türbesi Hafik’in Yalıncak Köyü’nde bulunan Yalıncak Sultan 1283 yılında Hakka Yürümüştür. Hubyar Sultan yaptığı bu evlilikle kendi soyuna eş durumundan dolayı da seyitlik intikal etmesini sağlamıştır. Gönül Ananın Mezarı, Hubyar Türbesi’nin bulunduğu Hubyar Köyü’nden daha yukarı da, başında bulunan 9 evliyasından ötürü “Dokuzlar” diye de adlandırılan Tekeli Dağı’nın (2643) zirvesine yakın bir noktadadır.

Hubyar Sultan’ın Soy Şeceresi


Günümüz Hubyarlı Dedelerinin aktardığına göre Hubyar Ocağı ile ilgili şecere şu şekildedir;

1.Ali bin Ebu Talip (598-661) + Hz.Fatıma (608-632)
2.İmam Hüseyin (626-10 Ekim 680)
3.İmam Zeynel-el Abidin (658-714)
4.İmam Muhammed Bakır (676-735)
5.İmam Cafer-üs Sadık (702-765)
6.İmam Musa-el Kazım (746-799)
7.Ül-Asgar
8.Seyyid İbrahim
9.Seyyid Cihangir
10. Seyyid Abdülcebbar
11. Seyyid Nasır
12.Seyyid İbrahim
13.Seyyid Musa
14.Seyyid Kalender
15. ve 16. Seyyid Ali bin AYNİ HATUN
Hubyar Ocağı’nın 1. Kuruluş Dönemi
17. HUBYAR SULTAN (Asıl adı Ahmet olan Hubyar Sultan ile ilgili bilgilere az yukarıda değindik)
18.Musa
19.Mustafa
20.Yar Ahmet
Hubyar Ocağı’nın 2. Kuruluş Dönemi
21. HUBYAR ABDAL (D: 1500/2 Öl:1582/5)
Tarihçi Yazar Fikri Karaman, (5) “Sivas Tokat Tozanlı Kazası” isimli eserinde 18-20 yaş arası erkeklerin yazıldığı Osmanlı “Tapu Tahrir kayıtlarında 1520 yılında ilk defa Hubyar isminin geçtiğini belirtmektedir. Böylece Tarihte 2. Hubyar olarak ele alınan Hubyar Abdal / Derviş 1500 – 1502 yıları arasında doğmuştur.
Hubyar Ocağı mensupları tarafından Hubyar Sultan’ın Hubyar Abdal donunda tekrar geldiği ileri sürülmektedir.” Hubyar Ocağı’nın 2. Kuruluş Süreci” diyebileceğimiz noktayı başlatan Hubyar Abdal’da tıpkı atası Hubyar Sultan gibi Beydilli Türkmenlerine sosyal ve dinsel önderlik etmiştir.
1554 tarihli Tapu Tahrir kayıtlarında Hubyar Abdal’ın Gürgen Çukuru mevkisinde baltası ile 30 kilelik yer açıp zaviye kurduğu yazmakta. Hubyarlılarca kutsal addedilen “Gürgen Çukuru” isimli ormanlık araziye bildirimin ileriki kısımlarında değineceğim.
1562 yılında dönemin padişahı Kanuni Sultan Süleyman tarafından Hubyar Abdal’a bir ferman verildiği ileri sürülmektedir. Bu fermana göre Hubyar Abdal’ın Gürgen Çukuru bölgesinde yaptığı tarım ve hayvancılık gibi faaliyetlerinden herhangi bir vergi alınmıyor. Hubayr Abdal buradan elde ettiği geliri Dergah / Zaviye’nin ihtiyaçları için kullanıyor. Böylece gelip geçenler, talipler, yolcular, açlar bu dergahta doyuruluyor. Bu fermanla, “Nohudan cari sudan Ceğcek Çatağına ve oradan Kireçli pınara, ve oradan Sarıyar tepesinde olan Göç yolu ve oradan Karatepe boynu ve Kuradlık ve oradan Sokarık Kayası ve Yalnız pınar ve Çerkez Kayası ve oradan Kapılı Kaya ve Asa Pınarına.”olarak belirtilen alan Hubyar Abdal adına kurulan vakfa vakfediliyor. Bu vakfın faaliyetleri Osmanlı hükümdarı II. Mahmut’un 1820’de Alevi Dergahlarını kapatmasının ardından durduruluyor. Bu vakfa bildirinin ilerleyen kısmında tekrar değineceğim.

1574 tarihli Tapu Defteri’nde ise Gürgençukuru’nun Hubyar Abdal’ın tescilli / tapulu yeri olduğu belirtiliyor. Aslı;

“Zemin-i Gürgençukuru, der tasarruf-ı Hûbyar Derviş ehl-i el reâyâ kimesne olub baltası ile feth edip, Allah rızası için ma’mur etmiş 30 kilelik yerdir. Girü vech-i meşruh zaviyelik üzere hududu ber müceb-i hüccet-i şer’iye mukerrer mezbûr.
Hûbyar Derviş mutasarrıftır. Mustafa veled-i Hûbyar Derviş, Cafer veled-i Ali ve Erdoğan birader-i O”
olan kaydın günümüz Türkçesi ile açıklaması ise şu şekildedir;
“Gürgen Çukuru Hubyar Derviş’in elindedir. Bu zat-ı muhterem baltası ile yer açıp, Allah rızası için bir Tekke / Zaviye inşa etmiş, 30 kilelik yerdir. Gerisi ise belirtilmiş olduğunu gibi tekyelik üzere ve yasal belgelerle tescilli olup, adı geçen Hubyar Derviş’in mülküdür. Derviş Hubyar oğlu Mustafa, Ali oğlu Cafer ve Cafer’in kardeşi Erdoğan”
Şah İsmail’in Safevi Devletinin başına geçerek tarihte ilk defa Aleviliği kurumsallaştırdığı bir süreç olan 16. y.y.’da Anadolu Alevileri için de önemli bir kitleyi yöneten Hubyar Abdal, 1527 yılında Tokat’ta yapılan ve Babai Ayaklanmasını andıran Celali Ayaklanmasına’da katılmıştır. Bu ayaklanmada Zünnünoğlu Halil’in danıştığı akıl hocası konumunda olan Hubyar Abdal bu ayaklanmanın da tıpkı Babai Ayaklanması gibi kanla bastırılmasından sonra tamamen dergahına çekilmiş ve Beydilli aşiretini buradan yönetmeye devam etmiştir.
1582 /5 yılları arasında Hakka yürüdüğünü tahmin ettiğimiz Hubyar Abdal’ın türbesi Tokat Almus Hubyar Köyü’ndedir. Aslında bu Türbe, inananların gözünde hem Hubyar Sultan’ın hem de Hubyar Abdal’ın bir arada bulunduğu yer olarak varsayılmaktadır.
Hubyar’la ilgili geleneksel söylencelere dayalı bir kitap kaleme alan Bektaş Ali Temel, Hubyar’ın, Hace Bektaş halifelerinden Hu-Ata / Hu – Ata-Yar olduğunu belirtmektedir. 1455 yılında ise Sivas vilayetinde bulunan zaviyeler arasında “Hu-Ta-Yar Zaviyesi” adıyla bir zaviye görülmektedir.

Hubyar Abdal’la İlgili Geleneksel Söylenceler

Kimi söylenceler de Hubyar Abdal’ın İstanbul’a gittiği ve burada Padişah tarafından fırına atıldığı anlatılmaktadır. Hubyar Abdal ile Sivas’ta bulunan Ali Baba’nın müsahip olduğu dillendirilerek analtılan bu söylencede Hubyar Abdal ve Ali Baba’nın 7 gün fırında kaldığı ileri sürülmektedir. Hubyarlılar arasında çok sık anlatılan bu söylenceye göre 7. günün sonunda fırından çıkarıldığında Hubyar Abdal’ın sakalları buz tutmuştur.


“Yedi gün yedi gece külhan yaktılar,
Onu yansın diye nara tıktılar
Yirmi dört saatten sonra baktılar
Sakalı buz tuttu çıktı Hubyar”

Her ne kadar Ali Baba ile Hubyar’ın musahip olduğu aktarılıyor ise de aynı dönemde yaşayan Pir Sultan Abdal’ında Ali Baba ile musahip olduğu ileri sürülmektedir. Ali Baba’nın gerçekte hangisinin müsahibi olduğunun yanıtı vermek ise çok güçtür. Bir kişinin birden çok kişi ile musahip olamayacağını bildiğimize göre düşük bir ihtimalde olsa o dönemde iki tane Ali Baba isimli dervişin yaşadığını öngörebiliriz. Yada sadece bir tane Ali Baba vardır ve, ya Pir Sultan Abdal’ın musahibidir veya Hubyar Abdal’ın.
Hubyar Abdal’la ilgili anlatılan bir başka rivayet ise küçücük bir kazandan Bağdat Seferi yapan Sultan Murat’ın binlerce kişilik ordusunu doyurduğu yönündedir. Sefere çıkan Sultan Murat Hubyar’ın yanına uğrar. Hubyar Abdal küçücük bir kazanı kaynatarak binlerce kişiyi doyurur. Bunun üzerine daha sonra İstanbul’a dönen Sultan Murat çevresindekilere Hubyar Abdal’ın İstanbul’a getirilmesini emreder. Derhal askerle yola koyulur. Bu arada Hubyar Abdal’da dervişlik kerameti ile durumu öğrenir ve o da Tekeli yöresinden İstanbul’a gitmek için yola düşer. Amasya civarında Sultan Murat’ın kendisini almak için gönderdiği askerlerle karşılaşır ve onlara, “Sizin İstanbul’a götürmek istediğiniz kişi benim. Daha gitmeyin dönün, beraber gidelim” der. Fakat askerler bu dervişe inanmazlar ve yollarına devam etmek isterler. Bir süre sonra da atları ile birlikte taş olurlar. Hubayr Abdal yol üzerinde azgın bir ırmağa köprü yapmaya çalışan işçileri görür. İşçilerin yanına vardığından su yön değiştirir ve Hubyar yürüyerek karşıya geçer. Daha sonra İstanbul’a gelen Hubyar Abdal, boğaza geldiğinde Topkapı Sarayına geçmek için denizin üzerine bir post atar ve bu posta basarak Eminönü’ne geçer.
Fakat Hubyar Abdal’ın ömrünün son dönemlerinde 1574 tarihinde tahta çıkan III. Murat herhangi bir Bağdat Seferi yapmamıştır. Kaldı ki padişahın Hubyar, Tekeli, Tozanlı yöresine geldiğine dair bir bulguda yoktur. Fakat Celali Ayaklanmaları sürecinde Osmanlı Hanedanından Murat isimli bir şehzadenin de Kızılbaş veya Bektaşi olması sebebiyle bu ayaklanmaya destek verdiği böylece Hubyar ile Tekeli yöresine geldiği gerçeği de biraz daha ağır basmaktadır. Henüz elde yeteri kadar veri olmamakla birlikte böyle bir ihtimalden bahsedilebilir.
Bunların dışında Hubyar Abdal’ın, 7 adet koyunu 1.5 m2’lik bir alana sığdırması gibi kerametleri de anlatılmaktadır. Ayrıca Hubyar Abdal, kerametini denemen isteyenlerce sağ adamın musalla taşına konulmasının ardından cenazesini kaldırmak için çağrılmış. Musallanın başına varan Hubyar Abdal’ın ettiği duaların ardından tabutun içindeki kişi ölmüş.

Bu durum;
“Sağ adamı musallaya koydular,
‘Buyur Derviş cenazeye’ dediler.
Sağ adamı ölü kıldı Hubyar” deyişiyle de pekiştirilmektedir.

22. Mustafa. Hubyar Abdal’ın Hakka yürümesinin ardından Hubyar Dergahı’nda posta oğlu Mustafa oturur. 1562 yılında Hubyar Abdal’ın Gürgen Çukuru ile ilgili aldığı fermanın bir benzerini de Dergahın yeni postnişini Mustafa alır. Hubyar Kültürünün son dönemdeki yazılı ve sözlü anlamda en etkili taşıyıcılarından bilge bir kişi olan Hubyar Ocağı Dedesi – Hocası Gariboğlu Bektaş Kantekin, (6) Mehmet Temel’ in elinde bulunan 1582 tarihli bu fermanda Hubyar evladı Mustafa adının geçtiğini görmüş. Kuran bilgisinden ötürü Arapça ve Osmanlıcaya hakim olan Bektaş Kantekin, bu fermanın orijinal halinde sarılı bir şekilde gümüş bir boru içerisinde olduğunu belirtmişti. Yine 1574 tarihli Tapu Defterlerinde de “Hubyar Evladı Mustafa” adı yazılı.
Gerek Hubyar Abdal’a gerekse de oğlu Mustafa Abdal’a verilen fermanlar neticesinde geçmişte Hubyarlılar uzun dönem askerlik yapmaktan ve kimi dönemlerde de vergi vermekten muaf tutulmuşlar.
Mustafa Abdal’ın Deydiyar ve Buynat adında 2 oğlu bulunmakta. Buynat’ın Ukrayna sınırları içerisinde bulunan Kazan şehrine gittiği ve bir daha dönmediği aktarılırken Mustafa Abdal’ın Hakka yürümesinin ardından oğlu Deydiyar dergâhta posta oturmuştur.

23. Derdiyar. Ali Kenanoğlu, “Hubyar Sultan Ocağı ve Beydilli Sıraç Türkmenleri” isimli kitabında Hubyar Abdal’ın torunu Deydiyar’ın Sivas-Ulaş- Gümüştepe (Şeyh Derdiyar) köyünde bulunan cami avlusundaki “Karacalar Tekkesi”nde türbesi olduğunu belirtmekte. Yörede daha önce Alevi köyü olarak bilinen bu köyde zamanla asimile olmuş ve Sünnileşmiştir. Şeyh Deydiyar’ın 1671 yılından önce öldüğü öngörülmektedir. Hüseyin Abdal, Saçlı Ali Dede ve Kenan Şeyh adından üç oğlu olan Şeyh Deydiyar’ın büyük oğlu Hüseyin Abdal, cemlerde aşıklık, ortanca oğlu Saçlı Ali talip köylerini gezerek dedelik küçük oğlu Kenan Şeyh’de dergahta postnişinlik yapmıştır.
Hubyar Abdal tarafından kurulan Hubyar Vakfı’nın denetiminde olan Hubyar Türbesi, Hubyar Abdal’ın ölümünden sonra Hubyar evlatlarının oluru ile yönetilmiştir. Dergahta postnişinliğe getirilen kişi aynı zamanda Hubyar Vakfı’na da başkanlık ediyordu.

24. Şeyh Deydiyar oğlu Kenan Şeyh. Deydiyar ve Kamber adında iki oğlu bulunan Kenan Şeyh’in mezarı Hubyar Köyü’nün girişinde “Argulu Baba” isimli evliyanın bulunduğu yerdedir.

25. Şeyh Derdiyar oğlu Saçlı Ali Dede. Sürekli olarak talip köylerini gezerek Hubyar Ocağı’na bağlı bölgede dedelik yapan Saçlı Ali Dede’nin sülalesine günümüzde oğlu Mehti Dede’den ötürü “Mehtililer” denmektedir. Saçlı Ali Dede sürekli Hubyar taliplerini dolaştığı için Hubyar Ocağı’nda en çok talibe sahip aileler Mehtililer’dir.

26. Şeyh Deydiyar oğlu Hüseyin Abdal. Hüseyin Abdal’ın Behzat, Himmet, Aslan, Mustafa, Hasan adında 5 oğlu bulunmaktadır. Hubyar cemlerinde aşıklık yaptığı için günümüze kadar gelen bir çok deyişi bulunan Hüseyin Abdal’ın mezarı Hubyar Türbesi’nin hemen yan tarafında bulunmaktadır.
Hubyar Dergahı’nda daha sonra postnişinliğe Hüseyin Abdal oğlu Hasan Abdal, Saçlı Ali oğlu Mehti Dede Kenan Şeyh oğlu Deydiyar getirilmiştir. Bu kişiler aynı zamanda Hubyar Vakfı’nın da başındaki kişiler olmuştur.

1678 tarihli bir belgeye göre Hubyar Vakfı’nın evladı ve Tekke bakıcıları olarak Ali oğlu Mehti Dede, Kenanoğlu Kamber Dede ve Himmetoğlu Mahmut Dede’dir.
1704 tarihli Ekim ayına ait belgeye göre, Hubyar Köyünde Tekke bekçiliğinde Velioğlu Ali , Hıdıroğlu İsa, Haliloğlu Recep, Ali ve Behzad oğlu İsmail bulunmaktadır.
Miladi 1718 yılı Şubat ayına ait belgede ise Tekke bakıcısı El-Seyyid Mahmut Dede bulunmaktadır.

Miladi 1779 yılına ait belgede ise Tekke bakıcısı Mahmut bey oğlu Abdi gözükmektedir.
1820’de II. Mahmut dönemi ile faaliyetleri durdurulan Hubyar Türbesi için 1872 yılında Hıdır Şeyh Osmanlı Şeyhülislamlık makamına bir başvuruda bulunmuş ve Tekke Bekçiliği yapabileceğine dair bir belge almıştır. Bu belge halen mevcuttur.

Hubyar Türbesi / Tekkesi - Dergahı

Hubyar Ocağı mensuplarınca Hubyar Sultan ve Hubyar Abdal’ın birlikte yattığı varsayılan Hubyar Türbesi, Osmanlı Hükümdarı II. Mahmut’un Alevi Dergahlarını ve Tekkelerini kapatmasının ardından saldırıya uğrayarak tahrip edilmiştir. Osmanlı’nın Aleviler üzerinde ağır baskı kurduğu dönemde Hubyar Köyü’ne gelen bir yığın insan Hubyar Türbesini yıkarak tahrip etmiştir. Hatta Türbede bulunan kesme taşları Hubyar Köyü’nden taşıyarak Ohturum (Ekin Gölü) ve Kolköy isimli 2 Sünni köyün arasına cami yaptıkları belirtilmektedir. 1917 yılında Mustafa Efendi önderliğinde tamirattan geçirilen Hubyar Türbesi, 1955 yılında da halen hayatta olan Işgan’lı Veli Usta’ya yaptırılarak günümüzdeki görüntüsüne kavuşmuştur.

Sekizgen kenarlı olan türbenin ana kapısından girildiğinde direkt karşı tarafta çilehane bulunmaktadır. Kapıdan sola doğru uzanan yaklaşık 3-4 mt. Koridorun sonunda da Hubyar’ın sandukası bulunmaktadır. Yüksek, piramit görünümlü bir yapı olan türbenin kapısı oldukça alçal olup yerden 1mt. yüksekliktedir.

Türbenin içerisinde bulunan Hubyar Abdal’ın sandukasının üzerinde Hubyar evlatlarından Eyüboğlu İsmail Çavuş’un (Kabuk) getirdiği Hafik (Koçhisar) Redif Taburunun 1331(1913) tarihli bir sancağı örtülüdür. Bu sancağın üzerine Ayet el Kûrsi işlenmiş olup “Koçhisar Redif Taburunun yadigarıdır 1331” yazısı yer almaktadır.
Hubyar Türbesi’nin doğu tarafında bulunan yer ise Hüseyin Abdal ve oğlu Hasan Abdal’ın türbeleridir. Hasan Abdal, annesinin ölümünden sonra babası Hüseyin Abdal’ın tekrar evlenmesini sağlamıştır. Bunun üzerine de Hüseyin Abdal, “Oğul, mezarın benden yüksek olsun” demiştir. Bundan ötürü Hasan Abdal’ın mezarı babası Hüseyin Abdal’ın mezarından daha yüksektir.
Tarihte yaşamış 1. Hubyar, Hubyar Sultan’ın eşi olan Yalıncak Sultan’ın kızı Gönül Ana’nın mezarı Tekeli Dağı’nın eteklerinde Hubyar’ın asası ile su çıkardığına inanılan Asa Pınarı’nın hemen alt tarafındadır. Türbe şuan ziyarete uygun bir yer konumuna büründürülmüştür.

Hubyar yurdunda kutsal addedilen mekanlar

Başta 2643 rakımlı Tekeli Dağı olmak üzere yörede kutsal addedilen bir çok yer mevcuttur. Zirvesinde bulunan 9 taşlı evliyasından ötürü Hubyarlılar arasında “Dokuzlar” olarak adlandırılan Tekeli Dağı, Tokat’ında en yüksek dağıdır. Zirvesinde güneşin doğuşunu seyretmek için insanların sabah 04:00’te çıktığı bu yüce mekan Pir Sultan Abdal’ın yurdu Yıldız Dağı ile birbirine bakmaktadır. Hubyarlıların yaz mevsiminde göç ettikleri yayla da Tekeli Dağı’nın eteklerinde yer alan Tekeli Yaylasıdır.

Hubyar Ocağı mensuplarının Hubyar Türbesi’nden sonra en çok ziyaret ettikleri, kurban kestikleri mekan şüphesiz Hubyar Değirmeni’dir. Hubyar Abdal tarafından yapılarak işlerlik kazandırılan bu değirmen yaklaşık 15 yıl öncesine kadar aktif olarak kullanılıyordu. Bugün sadece ziyaret amaçlı kullanılan değirmen Hubyarlıların yüzlerini sürdükleri, dualarını ettikleri mekânların en önemlilerinden biridir.

Hubyar Abdal’ın 1562 yılında Kanuni Sultan Süleyman’dan aldığı bir fermanla Hubyar Vakfı’na vakfedilen Gürgen Çukuru’da Hubyarlılar için en önemli mekânlardan biridir. Etrafı ormanlık olan Gürgen Çukuru Hubyar Abdal’ın 3 torunu Hüseyin Abdal, Saçlı Ali ve Kenan Şeyh tarafından paylaşılmıştır. Gürgen Çukuru’nu enlemesine bölen yolun üst tarafı Kenan Şeyh’in sülalesinden gelen Kenanlıların, Hubyar Abdal’ın Gürgen Çukuru’nun kapısı olarak nitelediği öne sürülen ve tam ortada olan yerin solu Hüseyin Abdal’ın sülalesinden gelen Hasanlı, Bezatlı, Mustafalı, Aslanlı ailelerinin, bu alanın sağında kalan kısım ve bölgeye adını veren çukuru da içine alan yer ise Saçlı Ali Dede’nin oğlu Mehti Dede’nin sülalesinden gelen Mehtililerin mülkiyetindedir. Gürgen Çukuru, 3 torun arasında eşitçe paylaşılmıştır.

Gürgen çukuruna çok emek verdi
İbadet eyledi çiftini sürdü
Mümin kullar için bu yolu kurdu
Meylini irfana verdi Hubyar

Yine bu alanların dışında Hubyar Abdal zamanından kalan ve 500 yıldan daha eski olan Hubyar Çamı, Sersem, Ağ Cöferlik, Dermağu Dede, Hubyar’ın 7 kızının mezarı olan “7 Kızlar”, Hubyar’ın tahta kılıcı ile ortadan 2’yeayırdığına inanılan Kılıç Kesen, Göz Cöferliği, Çetirez, Zor Taşı, Hubyar’ın atının ayak izi, Hubyar’ın sokusu, Asa Pınarı, Bek Dede, Çermik gibi bir çok kutsal alan vardır.

Hubyar Dergahı’nın Ziyaret Dönemi ve Hubyar Etkinlikleri

Tüm yıl boyunca ziyaret edilebilme imkanı olan Hubyar Türbesi daha çok yaz mevsiminde ziyaret edilmektedir. Temmuz, Ağustos aylarında günde binlerce kişi bu mekanı ziyaret etmekte, kurbanlarını kesmekte, Türbeye yüz sürmektedir.
İlki dönemin Hubyar Köyü Dernek Başkanı Zülfikar Yıldırım tarafından 1999’da yapılan “Hubyar Anma Etkinliği” 4 yıldır Hubyar Köyü Derneği’nce yapılmaktadır. Sabahın erken saatlerinde Hubyar Türbesi’nin ziyaret edilmesinin ardından etkinlik daha geniş bir alan olan Tekeli Yaylası’nda sürdürülmektedir. Fakat bu etkinlik, henüz yerel bir anma organizasyonu görüntüsünden sıyrılamamıştır. Alevi coğrafyasında yapılan anma etkinlikleri başta istisnasız tüm canların davetli olduğu “Birlik Cemi” olmak üzere, seminerler, konferanslar, sergiler şeklinde olmaktadır. Ümit ediyoruz Hubyar Sultan ve Hubyar Abdal adına yapılan bu anma töreni de kısa sürede diğer eşdeşleri gibi olur.

Hubyar Ocağı’nın Dede – Talip ilişkisi

Bir çok ocak silsile olarak zincirleme bir şekilde birbirine bağlı iken Hubyar Ocağı için bu şekilde bir bağdan söz edilemez. Hubyar Ocağı bir çok anlamda diğer ocaklardan ayrı özgün bir yapılanmadadır. Bugün Hubyar Ocağı’nın dedeleri de yine kendi içerisindedir. Halbuki Alevi inancında bir ocağın dede ocağı olarak farklı bir ocak karşımıza çıkmaktadır. Oysa bu durum Hubyar Ocağı için geçerli değildir. Hubyar Ocağı’nda her dede ailesinin dara geçerek görüldüğü dede ailesi de yine Hubyar Ocağı içindendir. Bu sistem zincirleme bir şekilde tüm ocağı sarar. Bu gün 40’ı aşkın soisim ve sülaleden oluşan Hubyar Ocağı’nda birkaç sülale – soyisim hariç tüm aileler dededir. Bu dede ailesinin dedesi de yine ocak içerisinden bir başka ailedir. Hubyarlılar bu şekilde birbirlerine görülürler.

Fakat, Hubyar tarihine dair yaptığımız kimi araştırmalarda bu durumun köken itibariyle de böyle olmadığını belirten kimi söylencelerde duyduk. Hubyar Ocağı’nın Alevi ocak yapılanması içerisinde Tunceli merkezli Hızır Üryan Ocağı’na bağlı olduğunu söyleyen kimi fikirlerde bulunmakta. Hubyar Ocağı’na dedelik yapan Hızır Üryan dedelerinin süreç içerisinde coğrafi koşulları göz önüne alarak Hubyar Köyü’ne dedelik yapmak için gelemedikleri için Hubyar Dedelerinin birbirlerine el vermelerini istedikleri bu yolla da Hubyarlılar arasında zincirleme bir dedelik mekanizmasının kurulduğu savlanmaktadır. Hubyar Ocağı dedesi – hocası Gariboğlu Bektaş Kantekin, 1970’li yıllarda karşılaştığı Hızır Üryan Ocağından yaşlı bir dedenin de aynı şeyleri kendisine aktardığını belirtmişti. Hızır Üryan Ocağının bu yaşlı dedesi, “Hubyar Ocağı bize bağlı imiş. Fakat süreç içerisinde bir takım nedenlerden ötürü kendi aranızda el vererek birbirinizin dedesi olmuşsunuz” şeklinde bir beyanda bulunmuştur.

Eğer Hubyar Ocağı gerçekten Hızır Üryan Ocağı’na bağlı ise ve bugün gelinen nokta da bu ocaktan ayrılmışsa bunun 2 nedeni olabilir. Birincisi, gerçekten Hızır Üryan Dedeleri Hubyar Dergahı’na gelip dedelik yapamaz, yetiştiremez olmuşlardır. Bölgede nüfuzu artan bu dergâhı kontrol altında tutamaz olmuşlardır. Ya da ikinci bir ihtimal ise, 2. Mahmut’un Alevi Tekkelerini ve Dergahlarını kapatma sürecinde yani 1820’li yıllarda Hızır Üryan Dedelerinin bu bölgeye gelmesi engellenmiş bu durumda da Hızır Üryan Dedeleri Hubyarlıların kendi aralarında el vermelerini istemiş olabilirler.

Hubyar Dedelerinin Bulundukları Yerler

Başta Tokat Almus Hubyar Köyü olmak üzere, Tokat’ın ve Sivas’ın bir çok köyü ile Yozgat, Amasya ve Çorum’un da bir kaç köyünde Hubyar Dedeleri bulunmaktadır. Bu köylerden Sivas Hafik Dündar Köyü, Hubyar Köyü ile nerede ise iç içedir. 1990 yılına kadar Sivas’ın Hafik ilçesine bağlı olan Hubyar Köyü bu tarihte bir takım gerekçeler ileri sürülerek Tokat’ın Almus ilçesine bağlanmıştır. Böylece arazilerinin önemli bir kısmı karışık olan düğünü, cenazesi bir arada yapılan 2 köy, Tokat’ın ve Sivas’ın sınır köyleri konumuna gelmiştir. Hâlbuki, Dündar Köyü, yaklaşık 100 yıl öncesine kadar Hubyar Köyü’nün bir mahallesi konumunda idi. Hatta bu köyden Keçeli Mustafa’nın uzun yıllar Hubyar Köyü’ne muhtarlık yaptığı da anlatılmaktadır. Dündar Köyü 1900’lü yıllardan itibaren ayrı bir köy hüviyetine kavuşmuştur.

Hubyar Ocağına Bağlı Taliplerin Bulundukları Yöreler

Hubyar Ocağına bağlı taliplerin bulunduğu illerin başında yine Tokat gelmektedir. Nüfusunun %40’ını aşan kısmının Alevi olduğu öngörülen Tokat’ın yaklaşık 90 köyünde Hubyar talibi bulunmaktadır. Tokat’ı 31 köy ile Sivas, 18 köy ile Amasya, 14 köy ile Yozgat, 10 köy ile Çorum izlemektedir. Samsun’un 4 köyünde Hubyar talibi bulunurken, yine Erzurum’un 3 köyünde de Hubyar Ocağına mensup talipler yer almaktadır. Bunların dışında İzmit, Manisa, Azerbaycan dolaylarında da Hubyar talipleri bulunmaktadır. Tahminen 1920 doğumlu olan Hubyar Ocağı dedesi – hocası Gariboğlu Bektaş Kantekin, kendi çocukluğuna denk düşen 1930’lu yıllarda Azerbaycan civarına dedeliğe giden Hubyarlılar olduğunu duyumsadığını, hatırladığını aktarmıştır.
Böylece, çoğunluğu 5 ilde olmak üzere toplam 10 farklı ilde 175 – 180 dolayında Hubyar Ocağı talibi köy olduğundan bahsedebiliriz.

Hubyar Adına Kurulan Resmi Yapılar

Tarih’te Hubyar Ocağı ile ilgili ilk kurumsal yapı Hubyar Abdal tarafından kurulan Hubyar Vakfı’dır. İlk defa 1562 yılında alınan fermanlarda rastlanılan Hubyar Vakfı, Hubyar Abdal tarafından kurulmuş ve Gürgen Çukuru bölgesi bu vakfa bağlanmıştır. Hubyar Abdal tarafından kurulan ve Hakka yürümesinden sonra evlatlarınca sıra ile ve diğer Hubyarlıların oluru ile yönetilen Hubyar Vakfı’nın faaliyetleri Osmanlı Padişahı II. Mahmut döneminde durdurulmuştur. 2006 yılında Hubyar Köyü’nde bulunan 35 farklı soyismin ve sülalenin bir araya gelerek kurduğu Hubyar Vakfı ise Hubyar Abdal tarafından kurulan bu vakfın devamı sayılabilir. Genel Merkezi Hubyar Köyü olan ve faaliyet alanı olarak “Anadolu inanç önderlerinden Hubyar Sultan’ın öğretilerini ulus ve uluslararası alanda bir bütünlük içinde ele alarak, araştırmak, belgelemek ve yararlı sonuçlar elde etmek üzere tanımlamak, geliştirmek, yaşatmak ve geleceğe aktarmak, Hubyar Sultan’ın yaşadığı yer olan Hubyar Köyü ile çevresinin gelişimini sağlamak” şeklinde tescil ettiren Hubyar Vakfı’nın İstanbul’da da bir şubesi ve Avusturya’da da bir temsilciliği bulunmaktadır.
1967 yılında İstanbul merkezli kurulan ve yurdumuzun en eski köy derneklerinden biri olan Hubyar Köyü Derneği’nin faaliyetleri 12 Eylül 1980 sürecinde sekteye uğrasa da halen devam etmektedir. Hubyar ve Hubyar Kültürü ile ilgili çalışmalar yapmak için kurulan bir başka kurum ise Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği’dir. Kurucularının çoğunu Hubyar Köyü nüfusuna kayıtlı olmayan ama Hubyar Ocağı mensubu (talibi / dedesi) olan bu derneğin dışında yine 2006 yılında kurulan Hubyar Eğitim Vakfı adlı bir vakıf daha bulunuyor.
Başta Avusturya olmak üzere Avrupa’nın bir çok ülkesinde yaşayan Hubyarlılar ise 2003 yılında Avrupa Hubyarlılar Birliği adıyla resmi bir birlik oluşturmuşlardır.

Hubyar Adına Yayınlanan Kitaplar

Hubyar Ocağı’nın kurucusu Hubyar Sultan ve Hubyar Abdal hakkında bugüne değin 3 tane kitap yazılmıştır. İlki, 1993 yılında Tokat Zile Kervansaray köyü nüfusuna kayıtlı Hubyar evlatlarından Eraslan Doğanay tarafından yazılan “Hubyar” adlı kitap geleneksel söylencelere dayalı idi. Bu eser her ne kadar bilimsel olarak tam yeterli olmasa da Hubyar tarihi ile ilgili ilk basılı çalışma olması sebebiyle de önemlidir. Bu kitapta Eraslan Doğanay Dede, Hubyar’la ilgili söylenceleri bir araya getirmiştir.
Hubyar Sultan’la ilgili yayınlanan ikinci çalışma ise Hubyar Dedelerinden Bektaş Ali Temel tarafından yazılan kitaptı. Bu kitapta tıpkı Eraslan Doğanay Dede’nin kitabı gibi geleneksel söylencelere dayalı bir çalışma idi. Her iki kitapta da Hubyar Sultan ile Hubyar Abdal’ın aynı kişi olarak gösterilmesi yanılgısına düşülmüştür. Aslında bu iki kişi yukarıda da değindiğimiz gibi ayrı kişilerdir.
Hubyar Ocağı ile ilgili geniş kapsamlı bir şekilde yayınlanan eser ise İsmail Onarlı ve Hubyar evlatlarından Ali Kenanoğlu tarafından 2002 yılında kaleme alınan “Hubyar Sultan Ocağı ve Beydilli Sıraç Türkmenleri” adlı yapıttır. Bu kitap, Hubyar tarihinin bir çok noktasına ışık tutmuş, Hubyar’la ilgili kimi belgelerin ilk defa yayınlanmasını sağlamıştır. Yine kitabın yazarları, eserlerinin hazırlık sürecinde Hubyar Dedeleri ile görüşerek kitabın, alan araştırmaları ile zenginleştirilmesini sağlamışlardır.

HUBYAR SULTAN DESTANI / HUBYAR ABDAL

Bu destanı Hubyar Abdal (2. Hubyar) atası ve Hubyar Ocağı’nın kurucusu Hubyar Sultan için söylemiştir. Bu destandaki bir çok söz günümüzde yapılan Hubyar araştırmalarına da ışık tutmaktadır.
Arşullahda otururdu ya Resûl
Kerbela Çölü’nde olan savaşun
Cümle kulu farkederdi ya Resûl
Göründü gözüne çölü dedüler.

Şu cihanda gezer idi tüm ruhlar
Onların mekanın bilir arifler
Ta ezelden sırda idü güruhlar
Değmeden bilir mi hali dedüler.

Doksan bin er danuşuğa geldüler
Onlar hesabını orda kurdular
Cümle erler hep nasibin böldüler
Budur evliyanın yolu dedüler.

Kadıncık ana der daha er vardur
Daha özge kisbi güzel kâr vardur
Hak batın Ali türlü sır vardur
Gönderin Selman’ı gelir dedüler.

Gözlekçüde destur aldı yürüdü
Bir mübah dağ gördü eğlendü durdu
Bir kol uzattılar bir tek el gördü
Bu gelen kudretin eli dedüler.

Devran ettü cümle âleme vardu
Dolandı cihânı takadu durdu
Suluca Höyük’te güvercin gördü
Öter Ali İmran dili dedüler.

Niyaz etti ordan yana yürüdü
Evel bir çift idi sonra bir gördü
Buyurun erenler istiyor dedü
Arifler kıramaz teli dedüler.

Gözlekçü de ordan erlere geldü
Eyvallah deyüben hem dara durdu
Gördüğü hikmeti vasfeyle dedü
Dava eyledün mi eri dedüler.

Dedüler az çoğamı çok azamu
Şimdi gönderelim alur şahinü
Endim seyredelim şahin yuvanu
Herkes hizmetini bülür dedüler.

Dedü ki er ere böyle kıyar mu
Dedü ki er ere hışım eder mü
Sayru olan bu sırları duyar mu
Oda yoluyunan olur dedüler.

Göverçin dal üstünde dururdu
Güzel gözlerini erlere döndü
Çıraklar karadı poslar yörüdü
Besbelli ki bizden ulu dedüler.

Hâce Ahmed tercüman alma anca
Sevgi ile ceme Selman gelünce
Bektaş-i Veli de niyaz kılunca
Budur hasbahçenin gülü dedüler.

Hü dedüler oturdular demünce
Hızır dedem bile idi yanunca
Aşuğuyam yaşlar vardır didemce
Bahri olan yüzer gölü dedüler.

Çok muhabbet etti mana aştular
Cümle erler orda ikrarlaştılar
Nasibe düşeni hem bölüştüler
Ahmed Yesevi’de alır dedüler.

Hubuyar’ım doğru yolu alırum
Özünüzü Hak turabı bilirüm
Sizin payınızdan gani olurum
Helal al rızanın yolu dedüler.

Söyleştiler ki bu yol cümlemizün
Yola müstahak hal cümlemizün
Bu yolun sahibi ikrârımızun
Soluğu sayan yolu alır dedüler.

Dedüler bu yolun soluğu sağdur
Bu yola gidenin hep yüzü ağdur
Bu yolun ötesi bir azimşardur
Bu şardan verilür dolu dedüler.

Hak Muhammed Ali ismi anıldu
Erler hep solukta gayet biridü
Hâce Ahmed sağ soluğa bağladu
Soluk bilen yolu bulur dedüler.

Ortalığa darı çeci kurulsun
Sırr-ı Seddar bu meydanda bilinsün
Ulu kimdir gözümüze görünsün
Ezeli Bektaş-ı Veli dedüler.

Erler postunattı eğlenmez zerre
Eyvallah edüpde bağlandu darda
Bektaş-i Veli’ye gelince sıra
Attı Postun durdu beli dedüler.

Sultan Hâce Ahmed beraber oldu
İki gönül bir olup niyazi verdü
Erler orda gerçek uluğun bildü
Budur evliyanın yolu dedüler.

Dediler Erlere tarığa yatun
Koyman gümanınız bir etek tutun
Bir olun birlikte ikrara yatun
Budur evliyanın şarı dedüler.

Cümle erler orda tarığa yattu
Hubyar Sultan anda tarığın tuttu
Engine konup gönüle yettü
Budur Hünkâr’ının gülü dedüler.

Dediler Hubyar’a sende gel uğra
Eyvallah deyüp bağlandı dara
Üç kere çalınca açıldı yara
Bu kan ne hikmettir gülüm dedüler.

Ol demde cümlesi dedüler Ali
Hubyar’ ımsın dedi saruldu Veli
Yine sendeymiş yaremin gamı
Dertlilere derman olun dedüler.

Çok muhabbet eyledüler sır oldu
İki uruf bir cesette göründü
Matahlar derç oldu güfer verüldü
Bizi ayrı bilen deli dedüler.

Erler kalktı meskenine yürüdü
Herkes o anda yurdunu buldu
Gönüller bir olup semaha girdü
Özünü görene beli dedüler.

Hubyar Abdal,Hakk’ı bilen sultansın
Nice düşmüşlerin elin alansun
Bunalana dar günleri gelensün
Dertlilere derman olur dedüler.

Sultan Murat’ ın Hubyar Sultan’ ı Ziyaretiyle ilgili söylenmiş bir Deyiş

Engin ovalarda yurdun tutmadı
Zerrece işine hile katmadı
Sayrusunun bahçesine gitmedi
Kendi bahçesine girdi Hubyar

Gürgen çukuruna çok emek verdi
İbadet eyledi çiftini sürdü
Mümin kullar için bu yolu kurdu
Meylini irfana verdi Hubyar

Abu hayat soğuk sular akıttı
Türkçesini türlü devir okuttu
Meskenini Tekeli’ye çıkarttı
Sultan Tekeli’de durdu Hubyar

Sular gibi ummanına akardı
Cevlan eder dokuzlara çıkardı
Mehman gelir diye yola bakardı
Kendi Mehmanını gördü Hubyar

Alana manasın gayet kâr oldu
Binbir çiçek ile namesin oldu
Sultan Murat ordusundan gel oldu
Görünce önüne vardı Hubyar

Dolandı Mıhlıda önüne vardı
Sultan Murad Hubyara selamın verdi
Ve alleyküm selam selamın aldı
Onunca beraber geldi Hubyar

Kendi meskanını yurduna çıktı
Kendi ocağın ateşi yaktı
Aç korum orduyu Sultanda korktu
Küçük kazanını kurdu Hubyar

Dokuz bin asker davet eyledi
Bu kazanda cümlesini toyladı
Sultan Murat gördü hayret eyledi
Sofrasın meydana serdi Hubyar

Dedi derviş dedi bu nasıl emek
Bu kazandan çıktı her türlü yemek
Helal eyle derviş semayen verek
Cümlesini teman gördü Hubyar

Dedi derviş bu yaylada durunca
Bu kadar orduya nasip verince
Sen dua kıl biz sefere gidince
Orda hayır dua etti Hubyar

Dedi derviş yerin ne yüce yayla
Dedi sultanım dağ başı böyle
Sefere gidiyor sen imdat eyle
Güle güle gidin dedi Hubyar

Bir saat gitti de geriye geldi
Kendi ocağına nazarın kıldı
Işığın görende devaha geldi
Dertlilere derman oldu Hubyar

Yedi koyun vardı onu güderdi
Keserdi koyunu kurban ederdi
Yaz zamanı Dokuzlara giderdi
Sultan Tekeli’de durdu Hubyar

Mestane olmuşum senin derdinden
Güferiyem hiç çıkarmam virdimden
Bu ABDALI ayırmasın yurdundan
Sultan Tekeli’de kaldı Hubyar

HUBYARLI’NIN / DER ABDAL

Bir kuş bir çalıya çekmiş kalemi
Seyrediyor tozanlıyı alemi
Çıkakta Tekkeyi edek kelamı
Eli hoş görülür Hubuyarlının

Duman almış dokuzların başını
Gelinin aşukta yurlar başını
Yaredenden hayır diler işini
Yolu hoş görülür Hubuıyarlının

Akpınarın suyu akar yayladan
Feleğin kahrıdır bizi böyleden
Nice canlar göçtü yalan dünyadan
Eli hoş görülür Hubuyarlının

Der ABDALIM ah çekiyor özünden
Ah çektikçe kan yaş gelir gözümden
Bir su içsem akpınarın gözünden
Suyu hoş gelir Hubyarlının

TURNALAR / HÜSEYİN ABDAL

İstanbul’u sorsan dağdır meşedir
İçinde oturan beydir paşadır
Güzeller mekânı Kasımpaşadır
Bizden yâre selam söylen Turnalar

İndim Üsküdar’a bindim kayığa
Samsun’a gelince indim çayıra
Kayırırsa bizi mevlam kayıra
Bizden yâre selam söylen Turnalar

Amasya’yı sorsan padişah tahtı
Önümüz engebe Çengele baktı
Turhal’a uğradık gün öğle vakti
Bizden yâre selam söylen Turnalar

Biz de geldik Tokat’ın şarına
Herkes armağının alsın yârine
Hızıl enişte mamu beline
Görünür Dedemin elleri Turnam

Ben de çıktım Tozanlı’nın düzüne
Yüz sürelim toprağına tozuna
Eşikten içeri evin yüzüne
Omuzum köşeye vereyim Turnam

HÜSEYİN ABDALIM namın söylensin
Serilsin sofralar nimet yörüsün
Başa geller haller orda sorulsun
O yâr karşıma çıksın salınsın Turnam


TEKELİ / OZAN KARAOĞLAN

Ulu dağlar birbirine yaslanmış
Ne güzel kurulmuş yerin Tekeli
Bozdumanlar pare pare bölünmüş
Bitmiyor dumanın karın Tekeli

Bizden önce nice beyler varımış
Yücesini bozdumanlar bürümüş
Kırcı vurmuş çiçeklerin kurumuş
Tükenmez feryadın zarın Tekeli

Otağ kursam yaylasına düzüne
Yüzüm sürsem Erenlerin izine
Hazan vurmuş çiçeklerin özüne
Kurumuş yaprağın harın Tekeli

Hubyar Sultan buralardan geçti mi?
Asapınarı’ndan bir dem içti mi?
Tozanlı’da obasına göçtü mü?
Ondan da bir haber verin Tekeli

Çetirez den esen seher yelleri
Dolaşayım sahraları çölleri
Açtı m’ola epsile’ nin gülleri
Gelenden geçenden sorun Tekeli

Aşık olan deryaları boylasın
Varsın alem ne söylerse söylesin
Kümbet Baba bize himmet eylesin
Yaralar derindir sarın Tekeli

Esti deli poyraz eyyam güz oldu
Dertlerim bir idi şimdi yüz oldu
KARAOĞLAN’ım ateş oldu köz oldu
Ozanın halini görün Tekeli

Dipnotlar:
(1) İ. Onarlı – A. Kenanoğlu. Hubyar Sultan Ocağı ve Beydilli Sıraç Türkmenleri –İst. / 2002
(2) Hubyar Sultan ile Pir Ahmet Yesevi’nin aynı kişi oldukları savını Hubyar Dedelerinden Veli Coşkun’dan işitmiştim. Veli Coşkun 2002 yılında Hakka yürüdü. 2 çocuk sahibi, okur yazardı.
(3) İsmail Onarlı’nın bu konuda kimi makaleleri de bulunmaktadır.
(4) Bu makale www.aleviyol.com , www.erenlermeydani.com ve diğer sitelerde de yayınlandı.
(5) Sivas’ın Doğanşar ilçesinden olan Tarihçi Yazar Fikri Karaman’ın bu eseri 2003 yılında yayınlandı. Başta Sivas’ın Doğanşar ilçesi olmak üzere Sivas merkez, Hafik, Koyulhisar ilçeleri ile Tokat’ın Almus ve Reşadiye içlerini de içine alan bölgeyi içeren çok kapsamlı bir kitaptır. Fikri Karaman hâlen Tarih öğretmeni olarak görev yapmaktadır.
(6) Gariboğlu Bektaş Kantekin 2005 yılında 85 yaşında Muharrem ayında Hakka yürüdü. Bu bildirinin yazarının (M.K.) dedesi olan Bektaş Kantekin Dedelik ve Kur’an bilgisinde çok yetkin bir kişi idi. Kur’an okumayı ailesinden gelen bir etki ile öğrenen Bektaş Dede, Harf Devrimi’nin hemen ardından 1935 yılında yeni alfabeyi öğrenmeye başladı. Yeni alfabeyi kendi başına öğrenen Bektaş Dede, Hubyar Köyü’nde ilk okuryazar olan kişiydi. İki erkek bir kız 3 çocuğu olan Gariboğlu Bektaş Kantekin İstanbul’da Hakka yürümesinin ardından 11 Şubat 2005 tarihinde Hubyar’da toprağa verildi.

ANADOLU ALEVİLİĞİNDE OCAKLAR VE DEDELİK KURUMU SEMPOZYUMU I
15 – 16 ARALIK 2006
ANKARA


Murat KANTEKİN

Hubyar Vakfı Mütevelli Heyet (Kurucular Kurulu) Üyesi

Şah İsmail Hatayi İnanç Derneği Başkanı

Gazeteci

3 Yorum yapılmış “Murat Kantekin : Hubyar Ocağının Tarihsel Süreci”

  1. Ali abbas coşkun Demişki:

    eline yüregine sağlık. özelikle bu çeşmekeşli sürecde ahmet mehmet ayırmadan yaptıgın, yayınladığın aydınlatıcı çalışmandan dolayı tebrik ederim. hubyarlı olarak çok beğendim.

  2. OZAN MAHSULİ Demişki:

    HUBYAR SULTANIM
    Bin altı yüzyıllarında yaşamış
    Zalime direnmiş Hubyar Sultanım
    Bize rehber olmuş hakka taşımış
    Gerçeği öğrenmiş Hubyar Sultanım

    Yakmaya kızgın; fırına vermişler
    Saç, sakalın buz tuttuğunu görmüşler
    Tüm canlar önünde secde durmuşlar
    Dar günde aranmış Hubyar Sultanım

    Meleklerle şeytanları ayırmış
    İnsanları doğru yola buyurmuş
    Bir kazanla bin ordu doyurmuş
    Kem gözden korunmuş Hubyar Sultanım

    Her tarafa sevgi tohumu saçmış
    Deniz üzerinden yürüyüp geçmiş
    Bulunduğu yerde çiçekler açmış
    Dertlere dermanmış Hubyar Sultanım

    Mahsuli’mi bilgisiyle arıtmış
    Kerametle mucizeler yaratmış
    Bir avuç toprakla deniz kurutmuş
    Evliya erenmiş Hubyar Sultanım

  3. OZAN MAHSULİ Demişki:

    EVLİYA YATAĞI TOKAT

    Keçecide deliler iyileşip geliyor
    Aziz baba toreni kargın köyde oluyor
    Tokatın niksardadır aşık emrah türbesi
    Gada giden hastalar orda şifa buluyor

    Almus çambulak köyde yatar pir memmet pirim
    Hubuyar sultanımın hikmetlerini görün
    Tokatın meşhurları anlatıyorum size
    Mahsuliyi unutman onuda aran

Yorum yapın