Nis
29th

İslamiyet’te Muaviye’nin Yeri ve Konumu

Files under Alevilik, Araştırma ve Makaleler, Sinan Boztepe | Posted by Alevi Haber

Sinan Boztepe : İslamiyet’te Muaviye’nin Yeri ve Konumu

Sinan Boztepe'nin Son Yazısına gitmek için tıklayınız

İşte bu, Allah’ın iman edip makbul ve güzel işler yapan kullarına verdiği mutluluk müjdesidir. De ki: Ben bu risalet ve irşad hizmetinden ötürü, sizden Ehli Beyt’ime sevginizden başka beklediğim hiçbir karşılık yoktur. İşte kim bu sevgi olsun ve başka iyi işler olsun gerçekleştirirse, Biz de onun o iyiliğinin sevap ve mükâfatını kat kat artırırız. Çünkü Allah çok affedicidir, kullarının az işlerini fazlasıyla ödüllendirir. (Şura, 23)

Yazıma başlamadan evvel Allah’ın bize yüce kitabında beyan ettiği emri hatırlatmak istedim. Ben İlahi emre tabiyim diyen her kulun Ehli Beyt’e sevgi duyması fazdır. Sahte sevgi ve muhabbetlerle Hz. Muhammed’e bağlı olduğunu söyleyenler, O yüce zatın Hakka yürümesi ile asıl amellerini ortaya koymuşlardır. Yalan şahadetleri zikreden diller, çok geçmeden Ehli Beyt’e karşı kılıç kuşanmışlar, muhabbeti muhalefete dönüştürmüşlerdir.

Asıl sorun şudur ki; Hz. Muhammed, O’nun pak ve mahsum Ehli Beyt’i ve İslamiyet yeterince tanınmamakta, yeterince ehemmiyet verilmemekte, bu üç ana unsura kast edenler bilinçli ya da bilinçsiz yüceltilmektedir. Müslüman adını taşıyanlar için; gönül rahatlığı ile onlar gerçekten Hz. Muhammed’in Ehli Beyt’ini seviyorlar, diyemiyorum. İnançları olduğu gibi sevgileri de hep sahteydi.

Hakeza, Müslüman geçinenler yıllarca dalga geçer gibi “Canım bizde Hz. Ali’yi seviyoruz, bizde onun Ehli Beyt’ini seviyoruz” derler. Ancak hemen arkasından şunu ifade etmeyi ihmal etmezler; “İnsanlar eşittir, bizde Ademin torunlarıyız.” Bu papağanvari bilinçaltına yerleşen, yersiz mantık silsilesi, inanmış kitleleri Peygamber soyundan soyutlamakta, iş bununla kalmayarak, insanları yanış bir takım yollara götürebilmektedir.

Elbette insanlar hak ve adalet karşısında eşittirler. Siyahın beyaza, beyazın siyaha elbette üstünlüğü yoktur. O yüce zatın, âlemin rahmet ışığı Hz Muhammed’in buyurduğu gibi “İnsanlar bir tarağın dişleri gibi eşittirler.” Ancak burada mühim olan nefsin devreye girmeden olanca bir fedakârlıkla sadece akılla değil, aynı zamanda gönülle de, Ehli Beyt’i sevmektir.

Şimdi Ehli Beyt sevgisi gündeme gelince, eşitliği öne süren kişiler kendilerini herhangi bir ülkenin ileri gelen bir şahsiyetiyle eşit görebilirler mi? Elbette göremezler. Çünkü onlar o göreve seçilmişlerdir. Elbette burada bu mukayeseyi yaparken seçilmiş veya görevlendirilmişleri kınamak veya küçümsemek anlamında değil, sadece ve sadece bir rekabet anlamını ve niteliğini belirtmek için bu misali veriyorum.

Ehli Beyt ise Allah’ın seçmiş olduğu peygamberin öz torunlarıdır. Yüz yirmi dört bin Nebinin son neferidir onlar. Damarlarında Âdem’in saflığı, Nuhun’un Nebiliği, İbrahim’in Halilliği, Muhammed’in Rahmeti dolaşmaktadır. Ve en önemlisi İmam Ali’nin Velayetinin devamıdırlar.

Biz sadece bir peygamberin değil, aynı zamanda bir filozofun, bir şairin, bir değer bırakan herkesin eğer varsa torunlarını, onları da sevmeye daima amadeyiz… Hatta şunu söyleyebilirim, Ehli Beyt sevgisi özgür bırakıldığı için, seven kişilerde bir aşk, ayrı bir özellik ve kendilerine has bir yapı görülür. Bu sevgi ile gönüller başka bir tarzda inşa edilir. Nitekim Anadolu’da yaşayan Yunuslar, Mevlanalar, Karacaoğlanlar, Pir Sultanlar bu mistik yapının en güzel örneklerini teşkil ederler.

Ehli Beyt sevgisini bir inanç demokrasisine benzetmek bile mümkündür. O sevgiyle gönüller bozulmaktan kurtulur güzel korunur. Kişinin ahlakı, o sevgiyle, aşkla, dostluk ve muhabbetle inşa edilir. Ehli Beyt’i sevmek bununla da kalmıyor, aynı zamanda diğer dinleri ve onlara mensup toplumlarında, sevilmesini temin eden bir zemindir.

Elbette şunu söylemekte de şahsım adına gerek duyuyorum, Ehli Beyt’i sevip sevmemekte herkes özgürdür. Bu yüce ulviyeti zorla seviniz diyen olmadığı gibi, bu konuda herhangi bir dinsel mecburiyette yoktur.

Seven kişi ile sevmeyen kişi arasındaki fark şudur; Kişiler nasıl bilinçleri oranında özgürlüklerden yararlanma haklarına sahiplerse, bunun gibi, sevgileri oranına göre Peygamberimize yakın veya uzak olacaklardır…

Sevgileri oranında, aşk ve sevgi sahibi olacaklar, sevgileri nispetinde mutluluğun tadını alacaklardır.

Ehli Beyt’e muhabbeti akıllarınca katleden, İslam’ın ruhaniyetini kendi ruhsuzluklarıyla karıştıranları duydukça, okudukça ve tanıdıkça bu hale çok üzülüyor ve dehşet duyuyorum. Resul-ü Ekrem’in “Ehli Beyt gemisine binin kurtulun” hatırlatmasını sırf dünya çıkarları için duymazlıktan gelen, unutan zihinlerin gaflet uykuları halen devam etmektedir. İşte o gafillerden biriside Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye’dir.

O kadar küffar var iken neden Muaviye’yi ele alıp işledim? Çünkü tarihi gerçekleri bilmeden, cahilane söylemler ile bu kişiyi Hz. Peygambere “Vahy Kâtibi” yapanlar, hain bir şahsiyeti İslamiyet’in başrollerine getirmektedirler, bununla da yetinmeyip, sadece Ehli Beyt’e mahsus irfaniyete mazhar kılmaktadırlar.

Bazı gerçekleri anlamak için tarihi süreci irdelemek daha iyi olacaktır. Bu şahısın Ashab-ı Güzinden olması veya Vahy Kâtiplerinden olması iddiası imkânsızdır. Zira; Muaviye, Hicretin 60. yılında ve 78 yaşında öldüğüne göre, Hicretin başlangıcında 17 yaşında bir gençti. Hz. Muhammed ise 52 yaşında son derece kâmil Nebilik makamına mazhar olmuş yüce bir zat, İslam’ı kabul edememiş, üstelik ne yaşta ne irfanda dengi olmayan bir gencin sahabi yani arkadaşı olabilir mi?

Şimdi, sözde İslam âlimlerinin Muaviye ile Hz. Peygamber arasındaki yakınlığa yakıştırdıkları sıfatlara bir bakalım: El’Mülazim: Ayrılmamak üzere birlikte bulunmak. El’Muaşir: Birlikte yaşayıp sık sık görüşüp, arkadaşlık etmek. El’Mürafik: Yakını olup refakatinde, beraberinde bulunmaktır. Muaviye, Hz. Peygamberin ne arkadaşı, ne birlikte yaşadığı ve ne de sıkça beraber bulunduğu imkânı olmamış bir gençti.

Ayrıca Vahy Kâtipliği diye bir müessesenin olduğuda oldukça şüphelidir. Araplar, sıkıntı, felaket ve mutlulukta ortak yakın arkadaşa “sahab” demektedirler. Hicretin sekizinci yılında Hz. Peygamberin Hakka yürümesine kadar olan sürede Mekke’den ayrılmamış ve sonradan muhalefet zümresine girmiş Muaviye’nin Hz. Peygamber ile yan yana gelip ayrılmaz bir şekilde arkadaşlık yapması, aklende mümkün görülmemektedir. Bu sebeple sahabelik vasfını taşıyamaz.

Tüm bunların yanı sıra bu zat, canı ve malı ile İslam’a hizmet etmemiştir. Hz. Resul’un merhametine sığınarak bir nevi kılıç korkusu ve çıkar üzere sözde imana bürünerek, hazıra konup servet edinmek ve ırsi ihtirası dolayısıyla makam kapmak için cinayetler tertip etmek dâhil olmak üzere, her çareye başvurmuş, her yolu mubah görmüş bir kimsedir. Sadece Hz. Peygamberi görmekle sahabelik mertebesine erişilmez! Muaviye ne zaman Hz. Peygambere sahip çıkmış, ne vakit himaye etmiş, nerede müdafaa etmiş ya da Kuran-ı Kerim ilkelerini ne zaman benimsemiş ve bunlara amel etmiş midir?

Bu kişiyi Sahabelerin makamına getirmeye kimsenin hakkı yoktur. Kuran-ı Kerim’de Hadid Suresi 10. Ayetinde şöyle buyrulmaktadır; “Ne oluyor size ki, Allah yolunda harcamıyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Elbette içinizden, Mekke’nin fetihten önce harcayan ve savaşanlar, daha sonra harcayıp savaşanlara eşit değildir. Onların derecesi, sonradan infak eden ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel olanı vadetmiştir. Allah’ın yaptıklarınızdan haberi vardır.” Muaviye’yi, İslamiyet içerisinde yerlere ve göklere sığdıramayanlara bu ayeti sunmak lazım, Bedir, Uhud ve Hendek’te Hz. Muhammed’in ordusuna kılıç sallayan O’ değil miydi? Hani dostluk, hani muhabbet. Annesi Hind, Hz. Hamza’nın ciğerlerini savaş meydanında yerken, bu vahşeti büyük bir zevkle izleyen Muaviye değil miydi?

Ne yazık ki birileri, yalanlarını gerçek misali asırlardır empoze etmenin telaşı içindedir. Bu yalanlardan birini yazıma taşımayı uygun buldum. Ebu Süfyan’ın kızı Ramle Ümmü Habibe, kocası Ubeydullah bin Cahş ile birlikte ikinci Muhacir kafilesiyle Habeşistan’a göçmen olarak gidip yerleşmiştir. Burada kocasının İslam dininden dönerek Hıristiyanlığı kabul etmesinden dolayı ondan boşanmış ve yalnız başına kalmış, baba tarafı da kendisine sahip çıkmamıştır. Hz. Peygamber’de bu kadını eş olarak alıp, Zevcelik şerefine erdirmiştir. Bu sebeple, Muaviye Hz. Peygamber’in kayınbiraderi olmaktadır. İşin en ilginç tarafı ise, müminlerin dayısı olma şerefine nail olduğu beyan edilmektedir. Bundan hareketle hemen ilk aklıma gelen, eğer bu kişi Hz. Muhammed’in kayınbiraderi ise İmam Hasan ve İmam Hüseyin’in de dayızadesi olmaktadır. İmam Hasan’ı zehirleterek şehit etmiş, İmam Hüseyin’in ise hunharca katline zemin hazırlamıştır. Böyle dayızade olunur mu? Kocaman bir yalan… Ne Hz. Peygamber Ebu Süfyan’ın kızını almıştır ne de Muaviye Hz. Peygamber’in kayınbiraderidir.

Muaviye’nin Vahy Kâtipliği meselesine gelince; bu yakıştırmada yanlış bir bilginin ve art niyetin olduğu kanısındayım. Böyle bir konu mevzubahis dahi olamaz. Kuran-ı Kerim’i inceleyelim; Kuran 114 Süre 6666 Ayetten ibaret olup 610 sahifede toplanmıştır. 383 sahifede 86 Suresi Mekke’de, 227 sahifede 28 Suresi Medine’de nazil olmuştur.

Hz. Muhammed, Resul’lüğünün 43 / 53 yaşları arasındaki 10 yıllık süresi Mekke Müşrikleriyle mücadelesinde geçer. O yıllarda Muaviye 8 yaşlarında bir çocuktu. Ebu Süfyan başta olmak üzere müşriklerin Hz. Peygambere ve mensup olduğu Haşim oğullarına uyguladıkları kuşatma, her türlü kısıtlama ve ilişkilerin kesilmesi ve düşman nazari ile baktıkları bir zamanda, Resul-u Ekrem’e inen ayetlerin mutemet bir kişi tarafından kayıt altına alınmasıdır ki, çocuk ve henüz İslam olmamış, Peygamber düşmanı birisine Vahy Kâtibi diye bir görevin verilmesinin imkânı yoktur.

Muaviye tarihi gerçekler karşısında Vahy Kâtibi olamaz. Olsa olsa, tarihin lanet ile andığı, Hz. Muhammed’in şefkatini, Ehli Beyt’in sevgisini katleden biri olarak anılır.

Birilerinin Hazreti Muaviye’sini; tabi Hazret derken içimden hâşâ demeyi ihmal etmiyorum, çünkü bu sıfatı dahi almayı hak etmemiştir, şimdi başka bir açıdan ele alalım. Muaviye, düşman sandığı birisinden korkupta onu para ve servetle fikrinden vaz geçirtemeyince yahut kuvvetine karşı koyamayacağını anladığı zaman, o şahsı öldürtmekte tereddüt etmezdi. Cinayetlerinden bazılarını ele alalım; Hz. İmam Ali, kumandanlarından Malik bin Eşter’i Mısır’a Vali olarak tayin etmişti. Eşter’in Vali olarak memuriyete başlaması halinde başarılı olacağı ve Muaviye’ye karşı duracağı muhakkak idi.

Bunu takdir eden Muaviye, Kızıldeniz kenarında Kuzlum (Kuzlum; Eski Mısır’ın Kızıldeniz kenarında bir liman olup Fıstas İle Mekke arasında eşyayı deniz yoluyla nakledebilmek için II. Halife Ömer tarafından tamir edilen limandır) şehri Eşter’in geçeceği yol üzerinde olduğundan, bu şehrin Haraç reisine emir göndererek öldürülmesini istemiştir. Bunun üzerine Haraç reisi, Eşter’in yolunu beklemiş, gelince kendisini karşılamış ve evinde misafirliğe davet etmiş, yemekten sonra bir bardak zehirli bal şerbeti içirerek hayatına son vermiştir.

Ehli Beyt’e olan kin ve hırs o kadar büyümüştü ki Hz. İmam Ali’ye lanet okumayanlar katledilmeye başlanmış, İmam Ali Şiası sürgünlere maruz bırakılmıştı. Bu noktadaki cinayetlere bir örnek olarak şunu verebiliriz; Kinde Kabilesinde ulu bir Ehli Beyt dostu ve adalet uğrunda Cemel, Sıffayn ve Kadisiye harbinde de savaşmış bulunan Hucr bin Adiy, Muaviye zamanında yakalanarak Şam yakınlarında bulunan Merc-i Azra denilen kente idam edilmiştir. Suçu, Hz. İmam Ali’ye lanet okumamaktır.

Tüm bunların yanı sıra, toplu cinayetlere de ön vermiştir. Özellikle Sıffayn’de hile ile elde edilen iki Hakemin kararından sonra işi azıtarak Hz. İmam Ali’nin sağlığında bile, şer unsurlarından biri olan Ebu Abdurrahman Büsr bin Ertad’ı bir ordu ile memleketi taramasını, Hz. İmam Ali tarafını güden her kime rast gelirse öldürmesini, hatta kadın ve çocukların öldürülmesinden çekinmemesini emretmiştir. Bu emre uyan gaddar Büsr, önce Medine’ye gitmiş, orada birçok insan katletmiş, evlerini yıkmış, zulüm ve hinlikler irtikâp etmiştir. Ehli Beyt dostlarından Ebu Eyyüb Ansari ve Cabir bin Abdullah bu adamın şerrinden Medine’yi terk ederek kaçmağa mecbur olanlardan ikisidir. İslam kadınlarını esir eden bu zalim komutan Mekke’ye geçerek Medine’de yaptıklarını aynen yaparak ve vahşetini arttırarak göstermekten çekinmemiştir. Bu barbarlığa doymayan Büsr, aynı vahşet için Yemen’e geçmiştir. O sırada, Hz. İmam Ali tarafından Yemen Valiliğinde istihdam edilen Hz. Peygamberin Amcazadesi Abdullah bulunuyordu. Vali, Büsr’ün gelişini işitir işitmez askerlerini alıp kenti terk etmişti. Amacı Büsr’ü üzerine çekip, kentin yağmalanmasını önlemekti. Ancak Büsr, şehre girmiş ibni Abbas’ı bulamayınca, onun küçük yaştaki oğulları olan Abdurrahman ve Kusem’i yakalayarak taşıdığı hançerle ikisini kendi eliyle kesmiştir.

Hz. Muhammed’den sonra İslam inancı içerisine yerleştirilen nifak tohumunu besleyen ve büyüten birisi olarak Muavi’ye, Cemel savaşında binlerce mazlumun kanının dökülmesine sebep olmuştur. Hakem Olayı denilen hilekâr oyunun ardından, Arap kavimleri içerisinde Hz. İmam Ali’ye düşman olan ferd sayısının artmasını sağlamış, Hz. İmam Ali’nin katlinde dolaylı olarak sebebiyet vermiştir.

Hz. İmam Hasan’ın eşi tarafından zehirletilmesinde, bu tezgâhı kuranın yine Muaviye olduğu gün gibi aşikardır. Zehirli su içirilerek hayatına son verilen Hz. İmam Hasan, defin edilmek üzere Dedesi Hz. Muhammed Mustafa’nın kabrine götürülürken Ayşe, Muaviye’nin askerleri ile bu defin işlemine engel olmuş, tabutu oklanmış, bu sebepten ötürü İmam Hasan annesinin yanına defin edilmiştir.

Doğrudan ve dolaylı olarak işlediği ve sebebiyet verdiği cinayetlere, Hz. İmam Hüseyin’in ve akrabalarının Ninova’da yani bu günkü Kerbela’da ki katlini ve daha nicesini gösterebiliriz.

Muaviye’nin zulüm temeli üzerine kurduğu bu devletin hükümdarları da, Büsr, Ziyad bin Ebih, Ubeydullah bin Ziyad ve Haccac-i Zalim gibi nice Cellad Valileri daha vahşice kitle katliamlarına girişmişlerdir. Bu facialar, mevki ve servet elde etme ihtiraslarını tatmin yolunda işlenmiştir ve ne gariptir ki; Allah’a ve Peygambere sevgi duygularını kaybetmiş bu katilleri hala saygı ile anan ve yüceltme sıfatı olan “Hazret” kelimesi ile adlarını birleştiren garip düşünceli zatlar, din kisvesi altında ahkâm çıkararak, kutsallaştırılmaktadırlar.

Şimdi, böylesine inançsız, böylesine gaddar ve vicdani vasıflardan yoksun birinin, İslam inancı gibi yüce değerlerle bezetilmiş irfaniyet makamını, Muaviye gibi sömürücülerin isimleri ve sıfatlarıyla bir tutmak, gerçek ve asıl inanç sahiplerine hakaret olacaktır.

Peygamber soyuna ve O soya değer verenlere her türden haksızlığı yapmalarına rağmen, bu gaddarlar, aksine olarak tapınacak hale getirilmişlerdir. Şimdi bazı geçmiş sözde âlimler ve onların izinden yürüyen şarlatanlar sahabe ya da ehlisünnet adı altında ısrarla Muaviye’yi ve o zihniyetin takipçilerini sürekli bir biçimde İslam tarihi içerisinde karşımıza çıkarmaktadırlar. Peygamberin asıl sahabeleri O’nun için canını, malını, evlatlarını ve varlıklarını feda edenlerdir.

Hz. Muhammed ve Ehli Beyt’i için can-baş feda edenlere binlerce selam olsun…

Sinan BOZTEPE Dede

Haber: Alevi Haber Merkezi

1 Yorum yapılmış “İslamiyet’te Muaviye’nin Yeri ve Konumu”

  1. Kalender Akyüz Demişki:

    Sevgili Dedemiz Sinan Boztepenin yazılarını her zaman takip etmekteyim. Ve okuduğum yazısında yaşantımda yeni bir sayfa açılmaktadır.
    Muaviye ile ilgili bu yazısı da bilmedğim konuları bilmemi sağladı.
    Dedemizin yeni yazılarını beklemekteyiz.

Yorum yapın