May
4th

Alevilik, kent yaşamı ve Marksizm

Files under Alevi Haber-Gündem, Alevilik, Araştırma ve Makaleler, Haberler, Medya | Posted by Alevi Haber

Alevilik, kent yaşamı ve Marksizm

Cemal Canpolat’ın, Mozaik’te bu haftaki konuğu İlahiyatçı Doç. Dr. Ahmet Taşgın’dı.

Cem TV’deki Mozaik programında Cemal Canpolat’ın bu haftaki konuğu Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Ahmet Taşgın’dı. Canpolat ve Taşgın kent yaşamının Aleviler ve dedeler üzerindeki etkilerini, Alevilerin genel olarak neden sola yakın durduğunu konuştu.

- Aleviler Antep’ten başlayarak, köydeki, ocaktaki, mezradaki geleneğini şehre taşırken, oradaki inanç boyutunu, yaşam biçimini tümüyle taşıyabiliyor mu? Şehirde, özellikle de Antep’te ayakta durabiliyor mu?

Öncelikle neden Antep seçildi? Çünkü Antep Güneydoğu illeri içinde göç alan tek il. Sanayileşen bir il. Bunun içinde kendi içinde birkaç nedeni olmasına karşın, sanayileşme ciddi olarak Antep çevresindeki bir çok ilin Antep’e yönelmesine neden olmuş. Çevre illerden, özellikle Urfa’dan gelenler merkezde toplandılar. Düztepe semtinde derneğin kurdu geniş kompleksi bir cemevleri var.

- Eski Belediye Başkanı Celal Doğan’ın desteğiyle oluştu. Hem katkı sundu, hem destek verdi. Celal Doğan gibi herkesi tanıyan, kültürlerini bilen yöneticilerin olmasını dileriz.

O zaman ben tamamlayayım. Mevcut Belediye Başkanımızdan oradaki cemevine yardımcı olmalarını isteyelim. Bunun yapılması gerekir. Doğan yaptıysa, mevcut belediye başkanlarının da yapması gerekir.

- Cemevi mimarisiyle ilgili Prof. Dr. İzzettin Doğan, Cem Vakfı bünyesinde bir mimari proje yarışması düzenledi. Yüzlerce katılım oldu. Bunlar içinde ilk 100, sonra da ilk 12 proje ödüllendirildi. Oraya katılan büyük mimarların büyük çoğunluğu Alevi olmayan mimarlardı. Alevi olan nasıl olsa biliyor diye, kafasındaki şeyi tasarlayarak koymuş. Alevi olmayan mimarlar ise tüm hizmetlerin yerlerini Battal Gazi’yi görerek hazırlamışlardır. Bu yarışma düzenlendi, ödüller verildi. Burası da cemevidir denilecek bir yapıya ihtiyaç vardı. Cami mimarisi 350 yılda kendisini kabul ettirdi. Kilise 380 yılda kendini kabul ettirdi. Sağolsun Sevgili İzzettin Doğan hocamızın önerileriyle yapıldı. Şimdi söz sizde hocam.

Düztepe’deki cemevinin birkaç bölümü var. Bunlardan bir tanesi dernek, idari kısımları. Bir tane cemevi kısmı var, cemin yapıldığı. Oradaki cemleri yürüten dedemiz emekli. Memuriyetten emekli olduktan sonra orada cemlerde duruyor. Dedenin kendisi Veysel Karani ocağının dedesi. Soyadı da Karani… Avşarların bağlı bulunduğu ocağın adı Sarı İsmail. O da dayıları olduğu için, onlardan da izinle, Antep civarındaki Avşarlar da yine Veysel Karani dedesine bağlı. İsmail Dede bu hizmeti yürütüyor. Antep’in çevre illerinden merkeze gelen, Antep içinden buraya gelen, farklı ocaklardan bu insanlar, şehir merkezine gelip kendi ibadetlerini, ihtiyaçlarını, tarikatı yolu nasıl sürdüreceklerine dair beklentilerini dernek cemevinde yürütüyorlar.

Fakat bu yapılanma iki yeni tartışmaya neden oldu. Birincisi, derneklerdeki cemler homojenleşmeye başladı, birbirine benzemeye başladı. Bu durumu seslendirenlerden birisi de ben oldum. Hani 1001 dondan baş gösterdim, 1001 adım var… deyişlerde bahsedilir. Bu 1001 sayısı çokluğu, genişliği ve o ihtiyaçlara yöresel, dedelerin çoşkusuna ve erkandaki farklılıklarına yaslanarak gitmektedir. Ama yol her tarafta bir.

Derneklerin kendi kuruluşları açısından bakıldığında da yine 1001 olarak devam ediyor. Burada da cemevleri dernekler, vakıflar bünyesinde kurulduğu için, derneklerin programları dahilinde bir cemevine dönüşüyor. Dolayısıyla oradaki derneklerle dedeler arasındaki bağlantı da beraberinde yine farklılıklarını sürdürüyor.

Köylerde kendi dedesine görünen, kendi dedesinin cemlerine katılan canlar, bu defa tek bir, herhangi bir ocağın dedesinin cemlerine katılmaya başladılar. Böylece de kendisine bend olup bağlanmayan, yani ikrarını kendisine vermeyen, başka ocakların taliplerini de cemlerine almaya başladı. İkrarını almadığı için de onun hesabını da yapamıyor.

Dolayısıyla kendi talibi olanın ikrarını almadığı için onun görgüsünü de yapamıyor. Böylece görgüsünü yapamadığının musahipliğini de yapamıyor. Yol kendisi içinde kendi kurallarını kent merkezlerinde yürütemeyecek hale geliyor. Sadece görsel olarak, çocuklarımız büyüyor, cem nasıl bir şey bilmiyorlar, dedeleri tanımıyorlar, 12 hizmeti bilmiyorlar. Ya da bizim dışımızdaki insanlar, Alevilerin dışındaki insanlar cemi merak ediyorlar ve bunu görmek istiyorlar. Bu arada sıkıştı bir yerde kaldı. Bu durum bir çok ihtiyacı karşılarken, temel olarak geleneğin kendisinin talep ettiği yeri karşılamıyor. Nitelik olarak içerden toplumun kendisini yeniden oluşturmasına imkan sunmuyor.

Bunun örnekleri de var. 50’li yıllarda kentlere taşınan, mesela Tokat’tan Ankara’ya taşınan Keçeci Baba dedeleri, bunların babaları ilk 50’li ve 60’lı yıllarda Ankaray geldiklerinde, bir ev satın aldılar ve yine ikrarlarını aldılar. Onlar görgülerini yaptılar. Hala geleneği Ankara’da olmamasına rağmen bunlar geleneği sürdürmektedir.

- Hocam sizin söylediğinizin köydeki geleneği olduğu gibi sürdürme şansı artık kentte yok. İstanbul’da sağolsun Ali Rıza Dede’nin önderliğinde, her ocak kendisini temsilen bir dede seçti. Sonra da seçilen dedeler kendi ocaklarındaki cem ve görgü geleneğini, musahip cemini, hepsini nasıl uygulayabiliriz diye kendi aralarında çok uzun bir tartışma yaptı. Üç tane inanç önderleri toplantısı yapıldı. Yüzlerce bilim adamı bu konuda düşüncelerini sundular. 3 binin üzerinde dede ve babayla yüz yüze görüşülerek ortak bir dil oluşturmaya çalışıldı. Çünkü ortak bir dil oluşmadan inancı kente taşımak mümkün değil…

SÖYLEŞİNİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN - VİDEO…

Geleneksel olarak bu coğrafyada bağlı bulundukları dedeleri onların her türlü ihtiyaçlarına cevap verebilecek donanıma sahiplerdi. Şimdi şehirde hem dedelerin mevcut pozisyonları değişti, hem de taliplerin pozisyonu değişti. Kriz olarak görülen yerde bu ihtiyaçların karşılıklı olarak birbirlerine paralel yürümemesi söylenebilir. Mesela Vilayetnamede Hacı Bektaş’a ait anlatılan bir konular… Yol erenlerinin, pirlerimizin her biri sosyal, siyasal, toplumsal yaşamda etkin rolleri vardır ve Vilayetnameler bu şekilde oluşur…

Konar göçer hayattan yerleşik hayata geçişiyle birlikte, dedelerin düzenleri bozulmuştur. Bugün de ihtiyaçlara, sorulara dedelerin aynı paralellikte cevap vermesi bekleniyor. Burada sadece cemlerin homojenleştirilmesinden bahsetmiyoruz. Hayatın bütününden bahsediyoruz. Dede hayatın bütününe nüfuz etmektedir. Köyün entelektüeli, aydını, felsefecisi, hukukçusudur… Sorunları çözendir. Kent yaşamında bu bütünlük dağılmıştır. Dede bu donanımını üzerinden kendi taliplerinin ihtiyaçlarına yetemeyecek hale gelmiştir. Karşı karşıya olunan sorunlarda, öyleyse dede çözüm üretemediğine göre, bu tartışmalar devam edecek, kendi mecrasını bulacaktır. Bakın Abdal Musa’dan, Hacı Bektaş’tan bahsedildiğinde; Abdal Musa’nın Hacı Bektaş’tan yıllarca sonrasında Bektaşi tarikatını Tekke Köyü’nde yerleşik bir düzende kurduğunu görürüz.

- Orada ilk kurulan dergahla ilgili iki ayrı kaynak var. Bir kısmında 400, benim ulaştığım bir kayanakta 1400 öğrencinin yetiştiği söyleniyor. İtalya’ya Napoli’ye kadar bütün Akdeniz’i irşat ediyorlar. Şimdiki deyimle 1400 üniversite. Edep erkan bilen, bütün Akdeniz’e, Kafkasya’ya… Onun için Alevilik sadece Anadolu’ya ait değildir. O tezinize katılıyorum. Alevilik İslam’ın gittiği hatta gitmediği her tarafa gitmiştir. Buradan devamla bu dede çocuklarının yetişmesi konusunda, hocamın da tavsiyesiyle İlahiyat fakülteri bünyesinde veya farklı bir alanda, farklı inançları da bilerek, bilgiye ve bilime dayanarak yetiştirilmeleri bana en önemli çözüm noktalarından bir tanesi olarak görünüyor. Bunlarla birlikte sizin kitabınızda en eski nüsha hakkında bir makaleniz var.

Bu kentlerdeki cemevleri ve onların yürütecekleri hizmetlerin tartışılması bir süre daha devam eder. Abdal Musa’nın Bektaşilik’teki önemi yerleşik hayata geçen topluluklar için yeni erkanı kurmasından kaynaklanır. Bektaşilik kent modellemesi açısından da önemlidir…

Ben ısrarla şunun üstünde durdum. Bu insanlar tarih boyunca o kadar savaşa direndiler ve mevcut sosyal yapıları çözülmedi, hala da çözülmüş değil. Tarihte güçlüydü, şimdi bir belirsizlik, bir karmaşa var, ona işaret ediyoruz. Onun için de eldeki yazılı kaynakların yeniden okunarak, kentte yeni biçimde nasıl zenginleştirilebilir bizim gündemimize, dergahların, cemevlerinin gündemine getirilmesi lazım. 4 bölümden ve 28 baptan oluşan bu buyrukların her hafta bir babı, eksiden olduğu gibi dedeler veya zakirler tarafından okunup bölüm bölüm açıklanması, genişletilmesi gerekir, ortak bir dilin üretilmesi için.

Bakın Alevilikle ilgili herhangi bir medya organına çıkan herkes başka bir Alevilik anlatıyor. Türkiye kamuoyunda hem Alevilerin açısından bakıldığında “Bizim adamlar kendi içlerinde bile farklı konuşuyorlar” diye şikayet ediliyor. Dışardan bakan insanlar da, “Kardeşim siz bir tane şey söylemiyorsunuz ki, her biriniz ayrı ayrı şey söylüyorsunuz” diyor.

- Ama burada epey bir mesafe alındı. Herkesin ayrı ayrı şey söylemesi inanç boyutunda bir zenginlik. Bunun tek bir dille söylenmesi konusunda Alevi Din Hizmetleri önemli bir mesafe aldı. Şu anda ortak bir dil var. Belki bir takım eksikler var. Bunları da sizin konumunuzda İlahiyet kökenli, bu işe bir bilim adamı gözüyle bakanlara, araştırmacılara, tarafsız gözlere de büyük bir ihtiyacımız var. Alevi Din Hizmetleri’nde özellikle Cem Vakfı’nda binlerce belge, bilgi var. İlk kez karşılaşılan bilgiler var. Arkadaşlarımız hala çalışıyor. Elbette bu konuda sonuçta karar verebilecek kişiler bilim adamlarımız.

SÖYLEŞİNİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN - VİDEO…

Fuat Köprülü’nün çalışmalarında Ahamet Yesevi’den Hacı Bektaş’a gelendiğinde, oradaki dervişleri anlatırken çizdiği tablo, Türkmen topluluklarının kendi içlerinde mürşit, pir veya rehber ocakları; bu toplulukların oba, boy sistematiği üzerinden yürüdüğüne bakmadan, daha çok Bektaşilik ve Balkanlar üzerinden değerlendirip, kırsal alanda yerleşik bu toplulukları dikkate almadan değerlendirmesi, kaldı ki kendisi Osmanlı’nın seçkin ailelerindendir, bu bakımdan da kentli bir Aleviliğe yaklaşması ve bunu dile getirmesi de normaldır. O bakımdan da kırsal kesimde yaşayan Kızılbaş Alevileri hem ideolojik bakımdan görmemesi, dikkate almaması, onların entelektüel birikimlerinin yokluğu üzerinden düşünmesi de normaldir. Burada Alevi topluluklarından ya da Kızılbaş topluluklarından bahsederken, bunları Bektaşilik veya Nakşilik üzerinden değerlendirmesi onun yanlış sonuçlara varmasına neden olmuştur. Bu yanlışlıklar da bugün Aleviler arasında ciddi bir kafa karışıklığına neden olmuştur. Tekrar o yapının kendisine dönülebilirse, bu ayrım daha dikkatlice anlaşılabilir.

Bunları Alevilerin tek tek birey olarak ve tarikat içindeki insanların da tek tük seçilmiş adamlar olmadığını söylemek için anlatıyorum. Yani bir tane adam, diyelim ki Kalenderilerden ya da Haydarilerden söz ederken, bunlar üzerinden teferruatlı bilgi verir Fuat Köprülü. Burada verdiği bilgide, bu toplulukların kendi tarikat düzeninden söz eder. O tarikat düzeni içinde o bireylerin kendi bireysel tercihleri de buraya katıldıkları, bunların da serazat bir şekilde başı boş her yerde dolaştıklarına vurgu yapar. Bu insanlar yerleşik düzeni tanımayan anarşik, yerleşik düzene başkaldıran insanlar olarak lanse edilerek, Kızılbaş topluluklarının üzerine bu tanımlamanın giydirilmesi, mevcut Kızılbaş topluluklarının kendilerini, kentte bu söylemle birleşerek anarşist ve düzene başkaldıran gibi, bir yede özgürlükçü gibi bir söyleme yaslanmalarına neden olmuştur. Oysa Fuat Köprülü’nün bu yaklaşımı doğru değildir, kesinlikle yanlıştır. Yani Haydarilik, Kalenderilik başka bir şeydir; bahsettiğimiz Alevi toplulukları serseri, başıboş topluluklar değildir. Bunların örgütlenmeleri çok ciddi örgütlenmedir. Entelektüel birikimleri çok ciddi birikimdir. Bunların inançları da ibadetleri de çok ciddidir. Bu bakımdan da bu kadar baskıya, zulme, fetvaya, kıyıma rağmen Aleviler bugüne kadar kendilerini muhafaza etmişlerdir. Her türlü baskı ve sindirmeye rağmen bu yapı ile kendilerini muhafaza etmişlerdir. Kaldı ki eğer öyle olsaydı, onun işaret ettiği gibi bir tarikat olsaydı, tarikatların Osmanlı döneminde kapatılmasıyla bitmiş olurdu.

- Ama devam ediyor. Diyorsunuz ki bunun temel nedeni, buraya gteiren ocaktır, piridir, rehberidir, mürşididir… Bu da inanç boyutudur. Hz. Peygamber’e kadar dayanır. Oradan getirir ve bu bütün baskıya rağmen hem örgütlenmiş, hem kendisini korumuş, hem de buraya kadar taşımış.

Fuat Köprülü meselesi önemli. Bizim bilgimiz epistemolojik olarak Alevilerin modern dünyada özellikle son 30 – 40 yılda kurgulanmasında, özellikle akademisyenlerin Alevilik Bektaşilik araştırmalarına yaklaşımlarında bu bilgi üzerinden yürümelerinde çok yanlış yerlere varmışlardır. Hem Aleviler kendilerini anlayamamışlardır, hem de Alevilik araştırması yapanlar Aleviliği anlayamamışlardır. Burası çok önemli. Kaldı ki Fuat Köprülü İslam Ansiklopedisine yazdığı ve diğer yazdığı maddelerde, Hacı Bektaş ve Ahmet Yesevi ile ilgili fikirlerinden vazgeçtiğini söylemiştir. Ama hangi fikirlerinden vazgeçtiği konusunda bize bilgi vermemiştir. Muğlakta kalmıştır bu. Biz şimdi onun vazgeçtiği bilgilerin üzerinden bir donanıma sahibiz. ‘Vazgeçtim, yanlış yaptım’ demiştir. Yanlış yapmasının nedeni, Nakşi kaynaklar üzerinden Yeseviliği anlamış ve Bektaşiliğe bakmıştır. Onun vazgeçtiği, yanlış yaptığı fikirlerini biz devam ettiriyoruz.

SÖYLEŞİNİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN - VİDEO…

İnanç, dedeler ve pirlerin varlığı konusunda İlahiyat hocalarının yayınladığı bir dergi var. Orada Ehlibeyt özel sayısında söylediğim bir söz var. Ehlibeyt aşktır. Yine Alevilere göre Ehlibeyt inancı ya da yaklaşımı nedir konusunda, hem Hz. Ali efendimizin hem 12 İmam efendilerimizin hepsini ve onlardan gelen ocaklardaki dedelerimizin, mürşitlerimizin hangi inanç etrafında Alevilikte yer aldığını anlattım. Burada Hak, Muhammed, Ali üçlemesinin çok dikkatli bir şekilde, ama o irfani boyutun kendi geleneği içerisinde, içerden daha zenginleştirilerek anlaşılması gerektiğini, bunun bir sır olduğunu, bu sırrın da ancak ikrarı olanlarla paylaşılması gerektiğini bir kere daha söylüyorum.

Dedeler bilginin üretildiği ana merkezlerdir. Bilginin dönüştürüldüğü, zenginleştirildiği, bizim aklımıza yeniden sunulduğu ana merkezlerdir. Bu bakımdan da o dilin nasıl kurulacağına da dedeler karar vermektedir. Bu Batıni nefeslerdeki kazanılan sembolik dil, bunun açıklaması zenginleştirilmesi de dedelerimizin tarafından yapılırdı. Kente gelince başka bilgi kaynaklarına açılmamız dedelerimizin bilgi alanındaki otoritelerini sorgulanabilir hale getirdi. Onların söylediği kısa deyişler, sözler, nefesler bizim yanımızda çok fazla anlam ifade etmedi. Oysa o Batıni, sembolik dil, bugünkü duruma dönüştürülebilseydi, biz yine onları sürdürebilirdik. Her biri mevcut pozisyonumuzda da işimize yarardı.

Peki neden sağlanamıyor? Modern dünya her şeyi görünür kılma iddiasındadır. Her şeyi somut elle tutulabilir bir yerde tutmak istiyor. Bundan da en çok bu pozitivist, modern bilimin ya da mantıkçı pozitivistlerin yaklaştığı yerde duran, özellikle de Marksist söyleme sahip olan genç kuşak, bir kere her şeyi onlar da görünür kılmak istediler. Buraya yaslandıkları için ve o bilimsel sosyalizm üzerinden her şeyi görünür kılmak istediler. Dolayısıyla bu zengin dil, bu Batıni dilin anlaşılmasını göz ardı ettiler, yakalayamadılar.

- Doğru bir yaklaşım elbette değil. Marksizm’in tarihi 100 yıllık bir tarih. Biraz daha geriye gittiğiniz zaman Paris Komünüyle başlayan, daha da eskiye gittiğinizde 1825 Fransız işçi örgütlenmesiyle başlayan bir hareket olarak çıkıyor. Ama Alevi geleneği 1456 yıldır, Hz. Peygamber’le başlayan, Hz. Hüseyin ile bugüne kadar devam eden bir gelenektir. Aleviliğin Marksizmden etkilenmesi mantık dışıdır. Olsa olsa Marksizm Alevi inancından etkilenmiştir. Burada çok ciddi bir kavram karmaşası var. Neden Aleviler Marksizmi kendilerine daha yakın gördüler? Dışlanmış, itilmiş, yoksul emekçiden yana olma, Alevilerin temel felsefesidir. Mazlumdan, yoksuldan yana olma, baş eğmeme Hz. Hüseyin ile başlar.

Bu söylediğinize ben bir şey daha eklemek istiyorum. Biliyorsunuz ulusalcı, milliyetçi söylemler Osmanlı’nın son döneminde, özellikle Jontürkler ve daha sonra İttihat Terakki içerisinde bir harekete dönüştüğünde, İttihatçılar Türk yurdu, Türk ocakları faaliyetleri içerisinde iki önemli şey üzerinde durdular. Bir tanesi Türk meselesi, Türklüğe kazandırdıkları yeni anlam. Bir tanesi de dini meseledir. Bu konu üzerine çok araştırmalar yapıldı, makaleler yazıldı. Bir çok akademisyen de bunun üzerinde uğraştı. Bakınız Fuat Köprülü, Hilmi Ziya Ülken, Baha Sait bu çizgiden gelir…

Burada Osmanlı coğrafyasında iki ana unsur üzerinde duruldu. Bunlardan bir tanesi Sunni Türkmen toplulukları; diğeri de Alevi olan topluluklardı. Bunların ikisinin de Türklüğü ve inançları meselesi İttihatçıların dikkatini çekmiştir. Bunlar üzerine çok ciddi araştırmalar yapılmıştır.

Sonuçta Cumhuriyet dönemine gelindiğinde, Aleviler, Bektaşiler 1. Meşrutiyet, 2. Meşrutiyet, kentleşme, modernleşme olgularına yakın durdular. O yüzden de Mustafa Kemal’e daha yakın durdular. Cumhuriyetin ilk dönelerinde bile Cumhuriyet kuran Mustafa Kemal Atatürk’e karşı ayaklanan bir çok Türkmen toplulukları Osman Bölükbaşı ve daha sonra Alpaslan Türkeş tarafından merkeze doğru çekildi. İkincisi ise Kızılbaş Türkmen toplulukları CHP üzerinden merkeze doğru çekildi.

Cumhuriyetten önceki Osmanlı dönemine gidildiğinde, her iki topluluk da Osmanlı’da merkezi otoritenin dışladığı ya da merkezi otorite tarafından ciddiye alınmayan topluluklardır. Bunlar merkezi otoriteyi reddediyorlardı. 1950’li yıllara geldiğimizde her iki topluluk da artık merkezi talep eden, merkeze doğru yönelen topluluklara dönüştü. 50’lierden sonra sol harekete yönelmeleri normal. Çünkü altyapı hazırdı…

SÖYLEŞİNİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN - VİDEO…

Haber: www.habercem.com

Yorum yapın